Deyimler, atasözleri ve deyişler hem sözcük dağarcığını hem de kültürel birikimi temsil ederler. Türkçe bu bağlamda zengin bir dildir. Özellikle Türkçeyi yeni öğrenenler için atasözleri ve deyimler oldukça merak uyandırıcı unsurlardır. Fakat biz Türklerin dahi çok kullandığı hâlde hikâyesinden haberdar olmadığı birçok deyim mevcut olabiliyor. Kendileri gibi hikâyeleri de ilginç olan, okurken bir taraftan şaşıracağınız bir taraftan güleceğiniz 10 deyimi sizler için bir araya getirdim.

Dingo’nun Ahırı

“Dingo’nun ahırı gibi gelen geçen belli değil.” şeklinde kullanılan deyimin hikâyesi oldukça farklı. İstanbul’da ulaşım için atlı tramvayların kullanıldığı yıllarda iki at ile çekilen tramvaylara dik Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar koşulurdu. Azapkapı’da tramvaya eklenen takviye atlar, Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaş tarafından işletilen ahırda dinlendirilir, sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürlerdi. Gün içinde sürekli atların girip çıktığı ahırın, bu durumu dolayısıyla girenin çıkanın belli olmadığı veya her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler için “Dingo’nun ahırı” deyimi kullanılmaya başlanmıştır.

Tabakhaneye B*k Yetiştirmek

Bu deyim diğerleri kadar pek sık kullanılmasa da pek çok kez duymuşluğum var. Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler yani hayvan derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısına ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri, yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş.

Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısındaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkıyla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Bu deyimi buradan doğmuş. Genellikle acelen mi var ne bu acele gibi anlamlarda kullanılan deyim günümüzde bilenler tarafından hâlen kullanılmaktadır.

Buyrun Cenaze Namazına

Hiç beklenmeyen bir olay karşısında çözümsüz kalındığını anlatmak için kullanılan bu deyimin hikâyesi oldukça komik. IV. Murad zamanında tütün, içki, keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. Bir gün Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini bilgisi IV. Murad’ın kulağına gider. Derviş kılığında tebdili kıyafet giyen IV. Murad buraya gider. Selam verir, oturur. Kahveci yanına gelip: “Baba erenler kahve içer mi” diye sorar. IV. Murad “Evet” der. Kahveci bunun üzerine “Tütün içer misin?” diye sorar. IV. Murad bu teklifi red eder.

Kahveci işkillenir. Tütün içmiyor da ne işi var burada, diye düşünür. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür ve ismini sorar. IV. Murad ismini söyler. Bunun üzerine kahveci, “Peki isimde sultan da var mı?” der. IV. Murad “Elbette var!” yanıtını verir, ardından: “Baba erenler ismini bağışlar mı?” deyince kahvecinin beti benzi atar. Zangır zangır titrer ve : “Öyleyse buyrun cenaze namazına”! der, olduğu yere yığılır. IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.

buyrun-cenaze-namazına-deyimi-Osmanlı-Dönemi-kahvehane

Pabucu Dama Atılmak

Kendinden üstün veya daha çok değer verilen bir şeyin veya kişinin gelmesi ile diğer şeyin veya kişinin değerinin düşmesi anlamına gelen bu deyimin hikâyesi Osmanlı Dönemine dayanmaktadır.

Osmanlı Döneminde esnaf ve sanatkârların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayetçiyi ve sanatkârı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

pabucu-dama-atılmak-deyimi-bir-ayakkabıcının-atölyesi

Vermezse Mağbut Neylesin Mahmut

Allah istemedikçe ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın istenilen şeyin elde edilemeyeceğini anlamını içeren bir deyimdir. Diğer bir çok deyim gibi hikâyesi Osmanlı Dönemine dayanır. Sultan Mahmut’un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul’un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultan’a iletirlermiş.

Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değilmiş. Her sözün sonunu da “Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar.” dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş: “Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız.”

Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş, iyice büzülmüş, çökmüş. “Bak, her lafın sonunu da padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin?” Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış. “Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın.” Adamla anlaşan padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş: “Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var, ona göre! ”

Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış. Bunun üzerine Sultan Mahmut şöyle demiş: “Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş. Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?”

Altı Kaval Üstü Şeşhâne

Şeşhâne, namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vb. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup spiral şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş-hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne şeklinde kullanılır.

Bir zamanlar bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hatta bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve “Altı kaval  üstü şeşhâne. Bu ne biçim tüfek böyle” diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.

Ateş Pahası

Kanuni Sultan Süleyman maiyetiyle Halkalı civarında ava çıkar. Aniden başlayan şiddetli yağmur, padişah ve adamlarını karşılarına çıkan ilk eve sığınmak zorunda bırakır. Ev sahibinin yaktığı ateşin karşısında elbiselerini kurutup ısınan padişah, yanındakilere dönerek: “Şu ateş bin altın eder.” der. Yağmurun dinmemesi üzerine padişah ve maiyetindekiler, geceyi de bu evde geçirirler. Konuklarını tanıyamasa da önemli ve zengin şahıslar olduklarını anlayan ev sahibi, sabah ona borcunu soran sultana “Binbir altın!” cevabını verir. Bu cevabın şaşkınlıkla karşılanması üzerine ise ateşe bin altın değeri kendisinin biçtiğini, gecelik konaklamanın ise bir altın olduğunu söyler. “Ateş pahası” deyimi, bu hadise üzerine doğmuştur. Ederinden fazla çok pahalı şeyler için bugün de yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Lafla Peynir Gemisi Yürümez

Bir zamanlar İstanbul’da Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı varmış. Bu tüccar çıkarcı ve cimri kişiymiş. Trakya’dan getirdiği peynirleri İstanbul’da satar, artanı da deniz yoluyla İzmir’e gönderirmiş. İzmir’de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir, ama taşıma ücretini peşin vermeyerek kaptanları yalanlarıyla oyalar durur.

“Hele peynirler sağ salim varsın, istediğiniz parayı fazla fazla veririm.” diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan gemi kaptanlarından birisi yine İzmir’e doğru yola çıkmak üzere iken sinirlenmiş ve şöyle demiş: “Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Gemimin kalkması için masrafım var. Parayı peşin ödemezsen Sarayburnu’nu bile dönmem.” Bunun üzerine Aksi Yusuf, “Hele peynirler sağ salim varsın…” demeye başlayacakmış ki, kaptan, “Efendi! Lâfla peynir gemisi yürümez.sözünü yapıştırıvermiş ve sözlerine: “Geminin yürümesi için kömür lâzım, yağ lâzım!” diyerek devam etmiş. Bu sözler üzerine Aksi Yusuf parayı ödemiş. Bu söz daha sonra iş yapmayıp sadece boş konuşanlar için söylenmeye başlamış.

Atı Alan Üsküdar’ı Geçti

Bolu Bey’ine başkaldıran, çoğunlukla ünlü halk şairi ile karıştırılan eşkıya Köroğlu, bir gün atını çaldırmış. Köroğlu, değerli ve akıllı bir hayvan olan atını aramak için diyar diyar dolaştıktan sonra İstanbul’da satılık hayvanlar arasında kendi atını bulmuş. Onu tanımayan satıcıya müşteri gibi görünmüş. Önce şöyle bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da sahibini tanıdığından, atı mahmuzlamasıyla şimşek gibi fırlayıp kaybolmuş. Kıyıya varınca da sala fazla para verip Üsküdar’a çektirmiş. Öfkesinden küplere binip izlemeye yeltenen at cambazına, kalabalıktan biri seslenmiş: “Beyhude çabalama atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun kendisi idi.” Bu atasözü daha sonradan olan oldu anlamında kullanılmaya başlamış.

Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak

Dimyat Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye’ye gelirdi. Dimyad’a pirinç almaya giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz’de Arap korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar. Binbir uğraş içinde Türkiye’ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul’dan kalkmış memleketi olan Karaman’a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sözünün aslı buradan kalmıştır.

Kaynakça: 1, 2