Selamlar Sayın KreatifBiri Okuyucuları. Bugün, “günlük yaşantımda bunu ben de çok yaşıyorum” ya da en azından “yaşadığımı fark ettim” diyebileceğiniz bir konu ile giriş yapmak istedim. Ekseriyetle sevdiğiniz bir şeyden, bir o kadar da nefret ettiğinizi düşündüğünüz anları konuşacağız. Bir şeyi severiz; bir nesneyi, bir anı, bir durumu… Ama bizi yıpratacak ya da olumsuz gelebilecek herhangi bir noktada da çizgimizi negatife yaklaştırıp nefret hissini yaşarız. Öyleyse bu olguya karşı gerçekten sevgi besliyor muyuz? Yoksa ondan nefret mi ediyoruz?

Homeostasinin sağlanabilmesi için doğada pozitif ve negatif yüklerin dengesine ihtiyaç duyuyorken bir şeyi sadece sevdiğimize inandığımızda bu diyalektiğin aksi yönünü de görmemiz gerekmez mi? Bir şeyi koşulsuz, zıt bir duygu hissetmeden seviyor olmamız mümkün mü? Ya da sadece nefret ediyor olmamız? Doğadaki zıtlıklar birliğinin, içgüdümüzde ya da bilincimizde eş yönlü olma ihtimali söz konusu mu?

Ambivalans kavramını tıp literatüründe paranoid şizoid evrelerinden, kişilik bozuluklarından bahsederken kullanıyorlar. Ambivalant eğilimler, yaşantımızda çok olağan bir döngünün parçası olarak da gözlenebilirken yaptığım birçok araştırmada karşıma sadece çelişkili kişilik sorunlarından bahsettikleri makaleler çıkması sözcüğün tanımı açısından yeterli ve makul gelmedi ne yazık ki…

Ambivalant

Totem Ve Tabu

İnsanoğlu bu zıtlık hissiyle ilk kez ne zaman yüzleşir peki?
Çocukluğumuza inelim: oidipus kompleksi. Bu teoriye göre karşı cinsimize olan sevgiyle ve hemcinsi ebeveynimize bilinç dışı olarak kıskançlık ve nefret duymamızla başlatmıştık bu süreci. Freud’un “Totem ve Tabu” kitabındaki hayvan fobisi süreciyle ise farklı bir ihtimali gözlemledik. Peki burada neyden bahsediliyordu? Bir baba figürümüz vardı (bu durumu ne kadar baba figürüyle kısıtlamak doğru gelmese de böyle söz edeceğim). Bir çocuğunun atlardan çok korktuğu ve ona zarar vermesinden endişelendiğinden söz ediliyordu. Dışarıda dolaşırken at gören çocuk korkuyla ata: “Bana zarar verme lütfen! Bir daha mastürbasyon yapmayacağım.” diyerek babasının koyduğu yasağı baskılayıp başka bir varlığa aktardığı ve babaya olan korku ve nefretini yeni bir nesnede göstermeye başladığı anlaşılıyordu.

Günümüzde de bu durumu sadece baba figürüyle kısıtlamaya daha meyilliyiz. Babasıyla sorunları olan heteroseksüel bir kadın gördüğümüzde arka planda oluşan ilk fikir, kadının baba eksikliğini karşı cinsiyle beslemek isteyeceğidir. Ya ilişkisinde sadık ve inanılmaz derecede bağlılık gösteren bir kadındır ya da baba nefretiyle libidinal doyumunu yüksek tutarak tutarsız ve geçici deneyimler yaşayacaktır. Melanie Klein ve André Green gibi psikanalistler ise bu durumu anne figürüyle olan ilişkide irdelemiştir.

ambivalant

André Green Ve Ölü Anne Kavramı

Anne figüründen bahsederken André Green, “ölü anne” kavramını kullanır. Burada söz edilen fiziksel yokluk değil, anne varlığını ruhsal manada çocuğuna aktaramayan ebeveynler içindir.

Çocukluk dönemimiz her şeyin belirsiz oluşuyla başlar. Bir şey ya vardır ya yoktur. Siyah ya da beyaz… Gri sadece kompleks yaşantılarımıza adapte olduğumuz bilincimizi şekillendirebildiğimiz dönemle ortaya çıkmaktadır. Eğer baba ya da anne figürünü hissettirecek bir dönem yaşamazsak anne baba varlığının hissi ya oluşmaz ya da hep vardır.

Bir bebeğin ebeveyn ihtiyacı meme olgusuyla başlar. Anneyi böyle cisimleştirir. Meme varlığını hissedemediği bir durumla karşı karşıya kaldığı zaman bilinci karşı tarafı “kötü” olarak tasarlamaya başlar. Bu durum sadece fiziksel ihtiyaç noktasında karşımıza çıkmaz. Anne olgusuna ruhen ihtiyacı olduğunu hissettiği anlarda bunu hissedemeyen bebek, bilinç dışı olarak adeta kendi antikorunu üretir. İhtiyaç duyduğu içgüdüsel olarak karşılanması gereken ruhsal desteği göremeyen bebek, kendini savunmak durumundadır. Ya anne figürünü zihninden silecektir ya annenin kendisine dönüşecektir ya da bunu başka bir nesneye aktarmaya çalışacaktır.

Kısacası analistlere göre biz doğduğumuz anla beraber ebeveynlere yani yaratıcılarımıza ihtiyaç duyarız. İşte dostlarım, bu evrenin en büyük ambivalansıdır. Yani ister çok kötü olsun ister çok iyi, ebeveyn sevgisi var olduğumuzu bildiğimiz anla beraber bilinçte hasıl olur. Şayet anne ruhsal sorunlar yaşıyorsa ve çocuğa sevgi ve ilgisini aktaramıyorsa çocuk, annenin bilinç dışındaki cansızlaşmasını kabul etmek istemeyebilir. Anneyi içinde yaşatmak isteyen çocuk, anne gibi davranmaya başlar. Bu özdeşleştirme durumu tıpkı anne gibi çocukta da ruhsal bir bunalım yaratacaktır. Ama bu durum herkeste aynı etkiyi vermeyecektir. Ebeveyninin kaybını içten içe özümsemek isteyen bir çocuk annesinin tam zıttı olarak kendini özdeşleştirmeye çalışabilir. Ona ihtiyacı olmadığı hissiyle kendi savunma mekanizmasını bu şekilde de kurabilir ya da yıllarca bunu içinde büyüten bir birey, görüştüğü ve birlikte olduğu kişileri, yeterli doyumu alamadığı annesiyle bağdaştırmaya başlar.

Misal; narsist bir anne varlığıyla büyüyen bir çocuğun ilgi duyduğu ve değer verdiği kadınlar da narsist kişilik bozukluğu teşkil ediyor olabilir. Kimisi hayatını anne figüründen alamadığı ilgiyi onları anneleştirip memnun etmeye harcayarak dahi geçirebilir. Dediğimiz gibi, ebeveyn olgusunu oidipus kompleksi teorisiyle uzak değerlendirmek pek mümkün olmadığından bu durum bireyde libidinal boşluk da yaratabilir. Bu yoksunluk, kişiyi sadist/mazoşist kişiliğe ve otoerotik ilişkilere açık bir bireye dönüştürebilir. Baskıladığı egoda tutsak ettiği anneyi besleme isteğiyle bilinç dışında farklı savunma yöntemleri kurabilir.

Ambivalant eğilimler çok yönlü ve her alanda etkisini yaşayabileceğimiz milyonlarca örnek barındırabilecek bir konu olduğundan başlangıç noktalarından bir durumla örneklendirmek istedim. Bir birey olarak çevre ve olaylardan bağımsızlaşma ihtimalimiz ne kadar mümkün? Diyalektik süreçler yaşantımızın ne kadarında etkin bir rol üstleniyor?

Güzel bir hafta sonu temennilerimle…

Kaynakça: 1

Editör: Berfincan Doğan