Tarihin en ünlü cümlelerinden “Houston, we have a problem” 11 Nisan 1970’de Ay’a adım atmak üzere fırlatılan Apollo 13 mürettebatına ait. 

Bu görev, insanlığın üçüncü kez Ay yüzeyine ayak basışı ve Apollo görevlerinin bir sonraki başarılı bölümü olacaktı.

Ama uzay görevi sırasında ‘yarı yolda’ oksijen tanklarından birinin patlaması yüzünden araç, güç ve oksijen sıkıntısı çekmeye başlamıştır ve aracın Dünya’ya dönmesi risk altına girmiştir.

Geri kalan oksijeni idareli kullanırken donma ve havasızlıktan ölme tehlikelerini göze alan ekip, ne pahasına olursa olsun yörüngeden kurtularak Dünya’ya dönmeyi deneyeceklerdir. Fakat Houston’daki komuta merkezindeki görevliler hasar görmüş olan aracın atmosferden geçerken yanarak parçalanabileceğini tahmin etmektedir.

Peki, sizce dönebildiler mi?

Tarihe “başarısız başarı” diye geçen Apollo-13 olayı nedir?

Siz de uzaya-evrene ilgi duyuyorsanız mutlaka okumaya devam edin 🙂

Apollo 13

Apollo 13

Uzaya fırlatıldıktan 56 saat sonra, Dünya’dan 330 bin km uzaklıkta astronot John l. Swigert komuta merkezinden gelen taleple oksijen tanklarını karıştırır. Switch’e basmasından birkaç saniye sonra uzay aracında sarsıntı olur ve araç savrulmaya başlar. 

Astronot Lovell, bilinen meşhur sözü söyler “Houston, we’ve got a problem (Houston, bir sorunumuz var)”

Araç, patlamayla güç kaybetmeye başlar. Mürettabat bunun asteroit çarpmasından olduğunu düşünür. Bu sırada merkezle olan telsiz bağlantılarını da kaybederler. Astronot Lovell, Apollo aracını kontrol etmeye çalışır, bu sırada sol tarafındaki pencereden uzaya bir gaz salındığını ve bunun oksijen olduğunu rapor eder. 

Merkezden ise astronotları şaşırtacak bir hamle gelir. Talimata göre aracın 1 ve 3 no´lu yakıt hücrelerine giden valfleri kapatması gerekir fakat valfler kapanınca bir daha açılamayacak, böylece aya gitme şanslarını yitireceklerdi. 

Fakat merkezi dinlemekten başka şansları yoktu. Valflerin kapatılmasıyla Ay’a iniş artık mümkün değildi.

Mürettabat, enerji sarfiyatını en aza indirmek için uçuş bilgisayarını kapatır ve ay örümceğini bir cankurtaran botu olarak kullanır. 

Tek yapabildikleri şey 100 km yükseklikten Ay’ı izleyebilmek olmuştur. Ayrıca Ay´ın karanlık tarafına geçtiklerinde ise iletişimi 15 dakikalığına kaybetmişlerdir. 15 dakika süresince uzay boşluğunda 3 insan kısa süre de olsa tek başına kalmıştır. 15 dakika sonra iletişim kurulur ve Ay’ın yerçekiminden kurtulmak için motorlar ateşlenir. Dönüş yolunda Ay modülünün korbondioksit seviyesi artar. Araçta karbondioksiti oksijene çeviren kartuşlar bulunur fakat ay modülünün kartuşu silindir biçimindeyken komuta modülününki küp şeklindedir. Houston üssündeki çalışanlar bu sorun üstüne çalışır. Ellerindeki her şeyi kullanarak silindir biçimli kartuşu kare biçimli kartuşa uygun hale getirirler ve gayet başarılı bir oksijen filtresi yapmayı başarırlar.

Apollo 13

NASA mühendisi James Ragan : Saatler kritik bir yedek sistem görevi görür. Eğer astronotlar yer ile iletişimlerini kaybeder ya da dijital zamanlayıcılarda problem olursa güvenebilecekleri tek şey bileklerindeki saatleri olur.

NASA, günlerce her an değişen parametreler ışığında çalıştıktan sonra, son engele gelindiğinde OMEGA’nın dakikliğine başvurdu. Mekik, ortalama 60-80 mil hızla Dünya’ya doğru sürüklendiğinden, atmosfere yanlış açıyla girecek ve iniş şansı bulamadan uzay boşluğuna geri dönecekti. Bu nedenle mekiğin rotasını manuel olarak yeniden ayarlamak için 14 saniyelik bir yakıt tüketimi gerekiyordu ve hesaplamalarda hataya yer yoktu. Dijital zamanlayıcılar çalışmadığından Lovell, Dünya’yı ufuk çizgisi gibi kılavuz olarak kullanırken, Swigert OMEGA Speedmaster Chronograph’ını yanma zamanlamasını hesaplamak için kullandı. 

Eşsiz manevranın kusursuzca işlemesiyle Apollo 13, 142 saat 54 dakika sonra, 17 Nisan’da Güney pasifik’e güvenle indi. Onları almak için Uss Iwo Jıma gemisi gönderildi.

Apollo 13

Bu olaysa tarihte “başarısız başarı” olarak adlandırılmıştır.

Ayrıca meraklılarına; bu olayın canlandırılmasıyla çekilmiş olan aynı isimdeki Apollo-13(1995) filmini önerebilirim.

Okuduğunuz için teşekkürler …

Kaynaklar: 1, 2, 3

Editör: Cansu Köse