Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaret edenler, tarihimizdeki ilk ve tek padişah heykeliyle karşılaşırlar. 1871 yılında, heykeltıraş Fuller’in yaptığı bu küçük heykel anıtında, at üstünde oturan adam Osmanlı İmparatorluğu’nun otuz ikinci padişahı Sultan Abdülaziz’dir. Abdülaziz, sadece heykelini yaptırtan tek padişah değil, ziyaret amacıyla Avrupa’ya giden tek sultandır da. Beylerbeyi Sarayı’ndaki heykel de birbirinden ilginç pek çok öyküyü barındıran bu seyahatin izlerini taşır.

anıt

1867’de gerçekleşecek Paris’teki Milletlerarası Sergi’ye 3.Napoleon’un yaptığı daveti Abdülaziz’in kabul ettiği İstanbul’daki Fransız elçisi Bouree’ye çoktan bildirilmiştir. Abdülaziz, sanayi devrimi ürünlerinin yer aldığı ve tam anlamıyla Fransa’nın gövde gösterisi olan serginin şeref konuğudur. 21 Haziran 1867’de, Ortaköy Camii’nde kılınan cuma namazının ardından padişah Dolmabahçe Sarayı’na gelir ve buradan da saat 16:00da ayrılarak, kendini Boğaz’da bekleyen Gamsız Hasan Bey’in komutasındaki Sultaniye yatına geçer. Abdülaziz’in yanında oğlu Yusuf İzzettin, Veliaht Murat Efendi, Şehzade Abdülhamit ve Fuat Paşa’nın da olduğu makam sahibi insanlar vardır. Heyete eşlik edecek diğer görevliler, malzemeler ve hediyelik eşyanın da yüklendiği, padişahın annesinin adını taşıyan Pertevniyal vapuruna binerler.

Beşiktaş önündeki gemiler hareket ettiğinde birbiri ardına patlayan top sesleri duyulur. İstanbul, bir padişahı ilk kez kale yerine gönül fethetmek için uğurlamaktadır. 1 Temmuz günü Abdülaziz ve beraberindekiler, yeni icat edilmiş makinelerin görücüye çıktığı sergiyi gezmektedirler. Padişah, çember şeklinde bir cetvel ve önünde asılı kadife kaplı bir toptan oluşan makinenin önünde durur.

Bu, günümüz lunaparklarında da görülen, topa atılan yumrukla kol kuvvetinin ölçüldüğü ilkel bir makinedir. Osmanlı sultanı topun aldığı darbeye göre ibrenin cetvel üstünden hareket ettiği dinamometrenin adını sorar. Kısa süren bir kararsızlığın ardından bir Fransız yetkili yutkunarak yanıt verir: “Tete Turque” Mevsim yazdır ama buz gibi bir hava eser ortalıkta. Fransız mucit, “Türk Kafası” adını verdiği makinenin önünde Osmanlı padişahının duracağını nereden bilebilirdi ki? Demek, Avrupalı için Türk kafası yumruk atmaya yarıyordu! Sessizliği Abdülaziz bozar: “ Halil Paşa, göster bakalım şunlara Türk kolunun kuvvetini.” der.

Kayserili Halil Paşa, Abdülaziz gibi heybetli birisidir. “Emriniz başım üzre hünkarım,” dedikten sonra ceketini çıkarır ve gömleğinin kollarını sıvar. Herkes nefesini tutmuş, olacakları beklemektedir. Halil Paşa yaradana sığınarak öyle bir yumruk savurur ki, dinamometrenin dağılan yuvarlak ibresi bir Fransız’ın, kopan topu bir başka Fransız’ın ayaklarının dibinde savrulur. Dağılan makinenin karşısında Halil Paşa alaycı bir dille şunu söyler: “ Bu Türk kafası değildir, Türk’ün kafasına vurulmaz. Bu olsa olsa Avrupalı kafası olmalı ki bir vuruşta dağıldı.”

boks

Beylerbeyi Sarayı’nda sergilenen tarihteki tek padişah heykeli, sözünü ettiğimiz bu seyahatte yaşanan daha nice öykünün simgesidir. Çünkü, böyle bir seyahat olmasaydı Abdülaziz Avrupa kentlerinin meydanlarına konulan heykelleri göremeyecek ve dolayısıyla da Cumhuriyet döneminde yapılacak olan heykellerin ilk damlası oluşamayacaktı.

Sultan Abdülaziz ve Özgürlük Anıtı

1854 yılında, Kızıldeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı projesi, Mısır Hıdıvi Sait Paşa tarafından, dönemin padişahı Sultan Abdülmecit’e sunulur. Kanalın mühendisi Ferdinand de Lesseps’le yapılan anlaşmanın bir maddesinde, kanalın Akdeniz’e açılan sahillerinde bulunan “Port Sid” liman kentine, fener olarak oldukça büyük bir heykel konulması yazılıdır. Abdülmecit erken sayılacak bir yaşta, 38inde ölünce tahta geçen Sultan Abdülaziz, denizciliğe verdiği önemden dolayı projenin sürdürülmesini ister. Bu arada kanalın Akdeniz kıyısına konulacak dev heykel, dönemin ünlü heykeltıraşı Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş edilir ve sanatçı heykeli yapmaya koyulur. Heykel o denli büyük olacaktır ki ayakta durması için çelik bir iskelete gereksinim duyulur.

Bu görevi de Eyfel Kulesi’nin mühendisi Gustave Eiffel üstlenir. 1867 yılında, Avrupa’ya yaptığı seyahat esnasında meydanlardaki heykelleri gören ve hayran olan Abdülaziz’in önünde çok daha somut bir engel vardır; parasızlık! Borçlanmadan doğan kapitülasyonlar devletin kasasını boşalttığından heykelin tamamlanması için sanatçıya yapılması gereken ödemelere para ayrılamaz. Bartholdi de çaresizlik içinde heykeli beklemeye alır. Amerika ve Fransa’nın yakınlaştığı bu dönemde Fransızlar, Amerika’ya bir heykel armağan etmeye karar verirler. Heykel siparişi Bartholdi’ye verilince sanatçı kolları yeniden sıvar ve Türklerin Akdeniz’e koymayı düşündüğü heykelin karşısına geçer; hummalı bir çalışma sonrasında ortaya sol elinde Bağımsızlık Bildirgesi, sağ elinde meşale tutan Özgürlük Anıtı ortaya çıkar!

free

Abdülaziz, sırtı doğuya, yüzü batıya dönecek şekilde koymayı düşünüyordu. Bu duruşun anlamı da şuydu: “Hey Batı, unutma ki, sadece güneş değil, uygarlığın ateşi de Doğu’dan yükselir!”

Kaynakça: Sunay Akın – Bir Çift Ayakkabı isimli kitabı, 1 , 2