Bir şeyler düşünürken, yazı yazarken, hesap yaparken ve de en önemlisi karar verirken bizi hiçbir koşulda yalnız bırakmayan bir dostumuz var. Zihnimizde yankılanıp duran o ses. Kimileri o sesi doğrudan kendisiymiş gibi tanımlar, hatta onunla yaptığı sesli tartışmaları “kendi kendime konuşuyorum” diye aktarır. Peki gerçekten zihnimizin sesi midir bu ses? Kendimizden ayırt edebilir miyiz onu? Bir parçamız olduğu kesin fakat tam olarak neyin sesidir? Bu sorunun cevabı sesin sahibine göre değişmekte. Zihnimizin bu gizemi hakkında bilime başvurmadan önce bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere.

Beynimizdeki Ses ve Revolver Filmi

Filmimizin ismi Revolver. Jason Statham’ın başrolünde oynadığı film bir Guy Richie yapımı ve eleştirmenlerce ünlü yönetmenin en kötü yapıtı olarak anılmakta. İlk bakışta sahneleri neredeyse rastgele düzende sıralanmış basit bir Hollywood filmi görüntüsü verse de değindiği konular özelinde benim beğendiğim bir film. Film neyi anlatıyor dilerseniz hemen kısaca bir göz atalım. İzlemeyenler için spoiler uyarısını da vermiş olalım.

ses

Başrolümüz bir kumarhane sahibi tarafından oyuna getirilir ve hapse girer. 7 yıl yattığı hücrede 2 komşusundan birisi inanılmaz bir satranç oyuncusu, diğeri ise çok büyük bir üçkağıtçıdır. Bu ikili adamımızı bir yandan eğitirken diğer yandan ona yapmayı planladıkları “en büyük üçkağıt”tan bahsederler. Onu da beraberlerinde götüreceklerini vaadederler. Derken bir gece ikisi birden kaçar ve adamımızı geride bırakır. 7 yıl sonunda dışarıya çıkan Jake, öğrendikleriyle başarılı bir kumarbaz olmuştur ve çok para kazanır. Artık onu hapse attıran heriften intikam almaya hazırdır.

Tam işler yolunda giderken bayılır ve hastahanede ölmek üzere olduğunu, tedavisiz bir hastalığa yakalandığını öğrenir. Bir taraftan da ondan çekinen ve intikam almak isteyeceğini tahmin eden kumarhane sahibinin adamları peşindedir ve onu öldürmeye çalışmaktadır. Bu sırada bir çete ortaya çıkar ve onu ölmek üzereyken bir kaç defa kurtarır. Bu çete Jake’e yaşamak istiyorsa onlara güvenmekten başka bir çaresi olmadığını söyler ve yaşaması karşılığında sahip olduğu tüm parayı ondan alırlar. Çete tefecilik yapmaktadır ve Jake’e parasını kendi elleriyle dağıttırır.

Filmin can alıcı kısmı buralarda başlar. Jake onlara amaçlarını sorduğunda adamların yanıtı “seni özgür yapmak istiyoruz” olur. Ne düşündüğünüzü biliyorum. Bu kısımlar ünlü film Fight Club’taki mesajları bire bir hatırlatmakta. Tüm varlığını onun elinden alarak kölesi olduğu paradan onu kurtarmak fikri o filmde de vardı. Ancak bu filmde can alıcı başka kısımlar da var. Jake, film boyunca adamların onu kandırdığını düşünür ve iç sesiyle bunu tartışıp durur.

Çetedeki iki kişinin aslında onun hücre komşuları olduğunu fark edince de oyuna geldiği için isyan eder. Adamlardan birisi Jake sinirlendiği sırada onun zihnini okur ve aklından geçenleri sesli söyler. Sonrasında da şöyle der: “En büyük üçkağıt dostum, o sesin seni kendi zihnin olduğuna inandırmasıdır.” Özgür olmak istiyorsa o sesi dinlemeyi bırakmasını öğütler. Bunun üzerine adamı dinleyen Jake, zihnindeki sesin tam tersini yapmaya karar verir ve bu dünyada en nefret ettiği kişiye giderek önünde eğilip özür diler.

ses

Peki sizce zihnindeki sesin tersini yapan Jake özgür hissetmiş midir? Hemen kendinizi en özgür hissettiğiniz anları düşünün. Hiç yüksek bir noktadan denize atladınız mı? Havada süzülmek özgürlüğe en yakın hissettiğimiz zamanlardandır. Peki atlamanın hemen öncesinde zihninizde size “sakın atlama!” diye deli gibi bağıran o sesi hatırladınız mı? Aynı ses lunaparkta bineceğiniz tehlikeli görünen aletten önce de beyninizde çınlar. Hoşlandığınız o güzel kıza ilk adımı atarken, size zorbalık yapan kişiye artık karşı gelmeye karar verdiğinizde, hatta cebinizdeki son parayı başkası için harcarken o ses son ana kadar sizi vazgeçirmeye çalışır. Peki kimin nesidir bu ses? Ona karşı gelebildiğimize göre tam anlamıyla biz değildir. Bizi tehlikelerden korumaya çalışan içgüdülerimiz mi? Korkularımız mı? Yoksa mantığımız mıdır?

Benjamin Libet ile Bilinç ve Bilinçaltı Üzerine

İnsan bilinci alanında öncü bir bilim adamı olan Benjamin Libet’e göre hem hepsi, hem de hiçbiri. Libet, 1980’lerde kendi ismini alan deneyi ve bilinç alanında yaptığı çığır aşan araştırmalarla tarihe geçmiştir. Ona göre insanın karar mekanizması temelde iki ayağa sahiptir. Anlık bilinç ve bilinçaltı. Bilinçaltımız gen dizilimi, içgüdüler, tecrübe ve travmaların birikiminden oluşmaktayken anlık bilincimiz anlık şartları değerlendirir ve son karar ona aittir. Yani yukarıda bahsettiğimiz sesle bazen aynı fikirde olan bazense tartışan aslında anlık bilincimizdir. Beynimizdeki ses ise bilinçaltımızın, bizimle bilincimiz açıkken iletişim kurma şeklidir.

ses

Bu fikirlere sahip olan Benjamin Libet, bu iki etmenin karar verme yetimizde ne derece söz sahibi olduğunu merak etmiş ve Libet deneyi denilen deneyi yapmıştır. Deneyde deneklerin bir saatin kadranını seyrederken ellerini hareket etmeleri istenmiş, hareket etmeye karar verdikleri anda kadranın tam konumu onlara sorulmuştur. Ölçüm aletleriyle karar anındaki beyin sinyalleriyle elin hareketi arasındaki fark ölçülmeye çalışılır. Ancak çok çarpıcı sonuçlara ulaşılır.

Deney sonuçlarına göre deneklerin karar verdiğini belirttikleri an, ellerine gitmeye başlayan sinyalden yaklaşık 500 milisaniye sonradır. Yani biz hareket ettikten “sonra” zihnimiz bizi o hareketin kendi kararımız olduğunu düşünmektedir. Kısaca anlık bilincimiz kararı verdiğini sandığı anda bilinçaltı çoktan harekete başlamıştır ve sonrasında anlık bilinci kendi kararı olduğuna inandırır. İşte “En büyük üçkağıt” da tam olarak budur.

Kendisini özgür sananlar, en umutsuz olan kölelerdir demiş sevgili Goethe. Birisine mesaj atıp saniyesinde pişman mı oldunuz? Bahis oynayıp kaybedince “biliyordum” diye kendinize mi kızıyorsunuz? En büyük pişmanlıklarımız genelde beynimizdeki sesi dinlemediğimiz için “bile bile yaptıklarımız” olur. Ancak gördünüz işte, o ses bazen cidden kaypaklaşabiliyor. Bizden tersini istediği anlarda bile aslında o tarafa çoktan yürümeye başlamış olabilir. Aşık olmak da bunun kanıtlarından biridir belki. Kendinize nedenini sorduğunuzda mantıklı bir cevap alamadığınız, uzaklaşmam lazım dedikçe daha da aklınıza giren o kişi, bilinçaltımızın bir oyunu olmasaydı garip olurdu. O yüzden eylemlerimizi ve hislerimizi kucaklamak tek ve en iyi yoldur sevgili okurlar. Kimse kolay olduğunu söylemedi tabi. Hepinizin olumlu seçimler yapmasını diliyorum.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.