Genler ile kültürün birlikte evrildiği görüşü nasıl açıklanabilir? Kültür denilince aklımıza dil kavramı da gelir. Peki dil de bir tür taklit değil midir?

Kültür, dil ve taklit kavramlarını bağlantılı olarak açıklayacaksak şu soruyu da sorabiliriz; sizce taklit yeteneğimiz çağrışımsal öğrenmeden mi kaynaklıdır yoksa doğuştan mıdır? Bu yazımızda sorularımıza yanıt aramak için ayna nöronlarına değineceğiz.

Taklit Yeteneğimiz Doğuştandır

Yeni doğan bir bebeğin, dikkatle bakacağı ilk yüz annesinin yüzüdür. Daha birkaç saatlik bir bebek, annesinin dil çıkardığını ya da gülümsediğini gördüğünde aynı hareketi taklit eder. Bebeğin ve annesinin yaşadığı bu deneyim, bize ayna nöronu sistemiyle ilgili önemli bir noktaya işaret ediyor.

Bebek kendi yüzünü göremiyor olduğuna göre taklit yeteneği öğrenmeye dayalı bir durum değildir, doğuştan gelir. Aynı şekilde, ayna nöronları yeni doğan bebeğin duyduğu sesi veya kelimeyi ilk kez tekrarlayışında da neredeyse kesinlikle rol alır.

Sözel İfadelerin Evrimsel Temelinde Ayna Nöronlar

Kullandığımız dil, düşünce ve niyetlerimizi iletişime geçirmemizi sağlar. Kelime anlamlarının temsilinde, beynimizdeki sol inferior parietal lob görev alır. Bu bölge ayna nöronları bakımından oldukça zengindir. Bu noktada, sözel ifadelerin evrimsel temeli; dil ve dudak hareketlerini taklit edebilmemiz nedeniyle ayna nöronu sistemiyle açıklanabilir.

Dilin kendisi bazı yönleriyle taklit yeteneği üzerine kuruludur. Aslında kültürel aktarımın da bir bakıma taklit yoluyla gerçekleştiğini kabul edebiliriz.

kültür

Kültürel Aktarımda Ayna Nöronlar

Genlerin ve kültürün birlikte evrildiği görüşü yeni değildir. Öyle ki, taklit yeteneğimiz, deneyimlerimizi örneklerle aktarmamıza olanak sağlayarak insansıların evriminde temel bir basamak işlevi görmüş olabilir. Karmaşık eylemleri taklit etmemizi sağlayan, gelişmiş düzeydeki ayna nöronu sistemi, medeniyetin biçimlenmesinde bir dönüm noktası olmuş olabilir.

Medeniyetin biçimlendirilmesinde; ateşin kullanılmaya başlanması, barınak inşası, bedenin süslenmesi, çok işlevli aletler ve dilin daha karmaşık kullanımı gibi faktörler önemli rol oynuyor. Aslında tüm bu muhteşem beceriler aşağı yukarı aynı zamanda ortaya çıkmıştır. Peki, asıl soru şu; “Taklit yeteneğimiz doğuştan geldiğine göre, tüm bu saklı potansiyelin kendini göstermesi neden bu kadar zaman aldı, bu sürece kadar beynimiz ne ile uğraşıyordu?” Bu soruya yanıt aramak için, büyük sıçramaya değinmek yerinde olacaktır.

İnsan beyninde, tüm duyusal birimlerden bilgi alacak şekilde stratejik bir konuma sahip olan ve çok fazla ayna nöronu bulunduran inferior parietal lob (IPL) orantısız bir biçimde büyük ve ayrışmıştır. Bu bilgi bize evrimsel bir sıçramaya işaret ediyor. Büyük sıçrama, genetik olarak seçilmiş devreler sayesinde ilerleme kaydetmiştir. Bu devrelerin, öğrenilebilirlik konusunda özelleşmiş olduğu önemli bir noktadır.

Beyinde gerçekleşen genetik değişim, şaşırtıcı bir şekilde öğrenme yetimizi güçlendirmiş ve bizi genetikten kurtarmıştır. Bu noktada şu bilginin temeline de ulaşmış oluyoruz; İnsan beyni bütünsel olarak yalnızca evrimsel bir eşsizlik göstermekle kalmaz, her bir farklı kültürdeki “beyin” (yetişme koşulları nedeniyle) çok daha benzersizdir.

Öyle ki, bu benzersizlik günümüzde iki insan arasındaki zihinsel ve davranışsal nitelik farkının, ilk veya sonraki homo sapienslerin arasındaki farktan çok daha büyük olabileceğine dahi işaret edebilir.

evrim

Medeniyetin biçimlenmesinde, diğer bir nokta ise buluşların ancak hızla yayıldığı takdirde değerli olabileceğidir. Bilgiyi hızla yayma becerimiz, taklit yeteneğimize de bağlı olarak, gelişmiş düzeydeki ayna nöronu sistemine dayanıyor olabilir. Bu son derece kritik bir noktadır.

Tüm bu bilgiler ışığında Öykücü Beyin kitabının yazarı Ramachandran bizi şu sonuca ulaştırıyor; “Ne de olsa hayvanlarda da ayna nöronu bulunuyor. Ancak onlardaki ayna nöronu sistemi ya yeterince gelişmemiş ya da kültürlerinin hızla yayılmasına yetecek ölçüde diğer beyin yapılarıyla bağlantı içerisinde değil. Çok sayıda ve çeşitte eşsiz zihinsel becerilerimizin neredeyse eş zamanlı olarak ortaya çıkışına ilişkin ayrı mutasyonlar öne sürmek zorunda kalmıyoruz.

Aksine, taklit ve niyet okuma gibi tek bir mekanizmadaki gelişim bizle kuyruksuz maymun arasındaki devasa davranışsal uçurumu açıklayabilir.” Evet, parçalar bir kez yerine oturduğunda, artık “insanlığa” uzanan yoldan dönüş yoktu.

Kaynaklar:

●Vilayanur S. Ramachandran, Öykücü Beyin/ Alfa Yayınları