Gözlerim ellerime kaydı ardından ayaklarıma, bacaklarıma, kollarıma… Vücut parçalarım sanki ben onlara baktığımda yoktan var oluyor gibi hissettim. Etraf soğuk olmamasına rağmen ürperdim. Aslında ne sıcak ne de soğuk bir his vardı. Sanki bomboş bir hiçlik içindeydim. “Gerçekten ben neredeydim?” Gözlerimi, inceleyip durduğum vücut parçalarımdan aldım. Bir ok yüzüme çok yakın bir mesafeden hızla geçip gitti. Gözlerimle oku takip ettim. Ok havada süzülen kağıdı yakalayarak bir ağaca saplandı. Okun ağaca saplanmasının ardından odaklandığım ağaç dışındaki ağaçların da etrafta belirdiğini fark ettim. Bir ormandaydım. Koca ağaçlar gökyüzüne kadar uzanıyor ve ormana güneş ışıklarının girmesini engelliyordu. Ormanda mor bir karanlık hakimdi.

Saplanan kağıda doğru yürüdüm. Kağıt bir hazine haritasını andırıyordu. Üzerinde ormanlık alanı belirten ağaç figürleri, bir ada, binalar ve tüm bunların yol haritasını gösteren çizgiler vardı. Haritayı alıp katladım ve cebime attım. Tam istediğim heyecanı yakalamıştım. Aklıma bir başka soru takıldı. “Bu oku atan kimdi?” Kafamı okun geldiği yöne doğru çevirdim. Bir atın koşma sesini duydum ve atın kuyruğunun ağaçlar arasında yok oluşunu izledim. Atın duracağından emin bir edayla “Duur!”diye seslendim. Atın koşma sesleri kesildi. Yavaş adımlarla atı gördüğüm yere doğru ilerledim. Tamda düşlerimdeki gibi bembeyaz, kanatları olan bir attı bu. Beyaz parlak tüylerini okşadım. Onu alnından öptüm ve üzerine atladım. “Uç!” dedim. Önce dört nala koşmaya başlayan at bir uçurum kenarına geldiğinde havalanmıştı.

Başarmıştım. Aylardır bir günlük gibi her uyandığımda rüyalarımı yazdığım defterim, geceleri uyanıp biraz oyalandıktan sonra başka bir yatağa geçmelerim, rüyalarımı kontrol edebilirim nidalarım sonunda sonuç vermişti. İşte tüm farkındalığım ile buradayım. Rüyamı gerçekten yönetebiliyordum. Rüyamda, bilim insanlarının verdiği isimle lüsid rüyamda.

gerçek

Güneş ışınlarının girmediği ormandan çıktığımda kendimi bulutların içinde buldum. İçinden geçip gittiğim bulutlar bir anda duman oluyor ve bana haritadaki yolu gösteriyordu. Kendimi önce yüksek binalarla çevrili İstanbul’un semalarında buldum. Düzensiz, çarpıkça yerleşilmiş bu şehrin içinden kolayca sıyrılıp batıya yöneldim. Gökçeada, Bozcada, sıralanmış Yunan adalarının muhteşem görüntüsünden kendimi alamıyordum. İşaretin olduğu yere geldiğimde yıllardır arkeolojik araştırmalar yaptığım yerde olduğumu fark ettim. Çanakkale semalarında Geyikli’deydim. Yukarıdan bakınca denizdeki o şeyi fark ettim. Yakından bakma fikri aklımdan geçer geçmez kendimi soğuk denizin sularında buldum. Gerçekten bir balık kadar rahat nefes alabiliyordum. Bu şekilde yüzmek tahmin ettiğimden daha keyifliydi. Giderek daha derinlere yüzdüm ve karşıma çıkan manzara karşısında adeta dilim tutuldu.

gerçek

Denizin derinliklerinde bir şehir. Şehrin çoğu yıkık döküktü. Tüm yıkık dökük kerpiç evlerin tam ortasında kocaman yosunlarla kaplanmış bir saray kalıntısı vardı. Sarayın oval camlarından farklı çeşitlerde balıklar çıkıyordu. Camdan kafamı içeri soktuğumda kocaman bir taht odası gördüm. Tahtın arkasında bir tablo yosunlar tarafından kaplanmıştı. Kapı girişindeki heykellerdeki yüz ifadeleri korkunç derecede gerçekçiydi. “Uyanmak istiyorum, uyanmak istiyorum.”

Gözlerimi araladığımda yaşadığım inanılmaz deneyimin üzerimdeki etkisinden adeta sarhoş olmuştum. Ellerimi ve tüm vücudumu tekrar kontrol ettim. Saate baktım. Derin bir nefes çektim. Acaba ben de Dmitri Mendeleyev gibi rüyamda bir keşif mi yapmıştım?

“Rüyamda tüm ögelerin gerektiği gibi yerine oturduğu bir masa gördüm. Uyanır uyanmaz, gördüklerimi hemen bir kağıda yazdım.”

Dmitri Mendeleyev Periyodik Tabloyu Rüyasında oluşturdu.

Büyük bir heyecanla kalkıp üzerimi değiştirdim ve kazı alanına gittim. Yüzümdeki heyecanı gören Mehmet, “Ne oldu, ne bu heyecan?” diye sordu. Ona denizin dibinde bir şeyler olabileceğine dair araştırmalarım olduğunu ve orayı incelememiz gerektiğini söyledim. Sorgulamadan kabul etmişti.

Gerçekten haklı çıkmıştım. Araştırma yaptığımızda tam da rüyamda daldığım o yerin derinliklerinde bir batık şehir bulmuştuk. Tam o anda aklıma Paracelsus’ın şu sözleri geldi;

“Rüyalar bizim ruhumuzda olan gizli olaylara baktığımız birer mikroskoptur.”