Bugünkü konumuz biraz farklı. Her ne kadar başlık öyle söylemese de, bu bir kişisel gelişim yazısı değil, yani tam olarak değil. Şu günlerde etrafımdaki insanlarla ilgili bir durum fark ettim: insanlar hayatı yaşıyor ama sebebini bilmiyor. Bunun sebebini kurcalayacağız bugün. Baştan belirtmek isterim, bu bir sosyoloji yazısı değil, daha çok sosyolojik ve felsefi durumların şahsım tarafından yorumlanışıdır.

Tükenmişlik Çağı

“17. yüzyıl matematik çağı, 18. yüzyıl fizik çağı, 20. yüzyılımız korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama, bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise bütün dünyayı yok edebilecek duruma geldi. Üstelik, korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez.”

Albert Camus- Korku Çağı

Yukarıdaki yazı Camus’nun bir gazetede yazdığı yazılar arasından alınmıştır ve görüldüğü üzere büyük üstat, her yüzyılı bir bilimle tanımlamıştır. Bana sorarsanız bu tanımlamalar bir bilim dalı olarak verilmemelidir, bunlar birer sonuçtur. 16. yüzyılda din kullanarak yapılan sahtekarlığı yıkan insanlık, daha önce onları manüpile eden soyutluğun yerini başka bir soyutlukla doldurmak istedi ve bu, 17. yüzyılı Matematik Çağı yaptı. Matematiğin yükselişiyle birlikte gelişen mantık kendine bir gerçeklik yaratmak istedi ve bu 2 asır sonra 19. yüzyılda Fizik Çağı’nı getirdi.

Fizik ise geleceğin nasıl olduğunu anlatmaya başladı ve herkes bilir ki gelecek bir hayli korkutucudur. 19. yüzyılın sonuna doğru bilim kurgu ve korku türünün aynı anda yükselişe geçmesiyle birlikte 20. yüzyıl bize Camus’nun da dediği gibi Korku Çağı’nı getirdi. Buraya kadar her şey bilinen ve geçmiş olaylar. Peki sorun şu: Ne oldu da biz bu Tükenmişlik Çağı’na girdik?

hayat
Albert Camus

20. yüzyılın başındaki dünya savaşları bize bir şeyi gösterdi ki yeni yüzyıldaki savaşlar artık orduları yenmek için değil düşmanın kaynaklarını tüketmek içindi ve ulusların en büyük kaynaklarından biri evlerinde yaşayan insanlardır. Biz, evlerinde yaşayan insanlar, dünya savaşlarından sonra bu korkunun içimize işleyişini izledik.

Amerika, atom bombasını Pasifik’teki Japon donanmasının olduğu bir limana yahut Çin’den yavaş yavaş çekilen Japon ordusuna değil, evinde kahvaltısı yapan insanların üzerine attı. Güney Amerika’da komünizmi getiren savaşan ordular değil, yatağından kalkıp gelmiş insanlardı ve aynı şekilde Almanya’da komünizmi yıkan kapital ordular değil, evlerinde zorla tutulmaktan sıkılan insanlardı. Yani sıradan insanlar kaynak olduklarını fark etmiş, hem hedef olmanın korkusunu hem de önemli olmanın refahını taşımaya başlamıştı.

Hiroşima ile ilgili görsel sonucu"
Atom Bombasından Sonra Hiroşima’nın %70’i Yok Oldu

20. yüzyılın bitimiyle birlikte sınırların ötesinden gelip insanları yok edebilecek tehlikelerin sayısı, gittikçe azaldı. Artık insanlar hedef olduklarını hissetmiyorlardı, sadece kaynaklardı. Bu ilk başta güzel bir şey olarak algılandı, güzeldi de. Sokak ağzıyla, herkes dalgasına bakıyordu. İnsanlar sosyalleşiyor, teknoloji üretmeye, insanlar kendilerini özel hissetmelerinin verdiği egoyla tüketmeye devam ediyordu.

Bir noktada kafalarını kaldırıp şöyle bir etraflarına baktıklarında yavaş yavaş iki önemli şey fark ettiler. İlki tükettikleri şeyler başka insanları kaynak olarak kullanan şeylerdi yani sadece teknolojinin getirdiğini değil, aynı zamanda insandan geleni de tüketiyorlardı, yani kendilerini… İkinci fark ettikleri ise öyle eşsiz bir kaynak olmadıklarıydı, baya ucuzlardı; elmas gibi karatla değil, demir gibi tonla satılıyorlardı. Bunun sonucunda 21.yy -Milenyum Çağı- yepyeni bir hal aldı: Tükenmişlik Çağı.

celebration of millenyum year in times square ile ilgili görsel sonucu"
Milenyum’u Kutlayan Times Meydanı Fotoğrafı ile Basılmış 1 Ocak 200 Tarihli Time Dergisi

21. Yüzyıl Hayatlarımıza Ne Getirdi?

Bu çağdayız artık ve gidin bakın sokaklara, okullara ya da yeni nesil meydanlar olan sosyal medyaya; herkes mutsuz, umutsuz. Amacımız var, evet, ama bir yerden sonra yok olup gidiyor ya da değersizleşiyor. Vizyonlar paslanıyor. Artık öyle bir hal aldı ki bu durum, vizyonlu olmak kötü bir şey olmaya başladı. Çünkü yaşadığı çağın yeni farkına varmış bir insan, vizyon oluşturamıyor.

Yaşadığı çağın farkına varmak peşinden müthiş bir amaçsızlık yahut miskinlik getiriyor. Bu farkındalık ve çöküş genelde büyük başarılardan sonra geliyor. Lise sınavına tüm azmiyle günde 10 saatin üstünde çalışarak girmiş, bir başarı elde etmiş gençler, eğer yaşadığı çağın gerçeği ile yüzleşebilmiş ise, üniversiteye gidince ne eğlenebiliyor, ne de eskisi gibi çalışabiliyorlar. Aynı şekilde üniversiteyi bitirip iyi bir iş bulan gençler ise arafta sıkışıp kalıyor bence. Ne evlenip bir hayata teslim olabiliyor, ne bir amaç uğrunda tam verimle koşabiliyorlar ne de eğlenebiliyorlar. Bu tükenmişlikten başka nedir?

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi
Al Margen’e Ait Bir Çizim

Çözümü Ne?

Akla bu soru geldiğinde açıkçası kimsenin söyleyebileceği bir cevap yok. Çünkü sadece sorunların kesin bir çözümü olabilir; bu bir sorun değil, sonuç. Sonuçların etkilerinden tamamen kurtulamazsınız, sadece bu sonuçları yönlendirip neden haline getirebilirsiniz. Belki de bu tükenmişliğe ihtiyacımız vardır ya da asıl ihtiyacımız olan şey bu tükenmişliğin ileride neden olacağı sonuçtur. Eğer tükenmişliğin farkındaysanız ve elinizde paslanan bir vizyonunuz varsa önerebileceğim net bir cevap yok, tükenen sizsiniz, cevap sizde; ihtiyacınız olan sonuç ne?