Yalom, varoluşçu bir psikoterapisttir. Grup terapisini, bireyi anlamak için ideal bir alan olarak görmektedir. Doktora tezi olarak yazdığı “Varoluşçu Psikoterapi” kitabında, birçok grup dinamiği örneklerine yer vermiştir ve bireyin dört varoluşsal kaygısına işaret etmiştir. Bu kaygılar; ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık kaygılarıdır. Yalom, varoluşçu terapinin gelişimine katkı sağlayan bu yaklaşımını: Kierkegaard, Neitzsche, Heidegger, Sartre, Buber gibi isimlerin düşüncelerinden etkilenerek geliştirmiştir.

insan

Ölüm Kaygısı

Yalom, ölümü birincil anksiyete kaynağı olarak tanımlar. Kaygı, çaresizliğe karşı verilen temel tepkidir ve korkuya dönüşmek için çabalamaktadır. Bu durum çoğu zaman psikolojik savunma mekanizmaları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bireyin kendi dünyasını sürekli kontrol etme çabası, beklenmedik olaylar veya kazaları önlemeyle aşırı derecede ilgilenmesi ve bu durumlara yönelik obsesyon geliştirmesi; kişisel yok olma kaygısının sonuçlarıdır.

Birey ölüm kavramını, içsel yaşamında, “kişisel yok olma” ile aynı şekilde tanımladığında ölüm kaygısı artmaktadır. Hiçbir zaman şu anda yaşamamak, yaşama karşı nevrotik bir tutum geliştirmek ölüm kaygısının olumsuz sonuçlarıdır.  

Birey, ölümü oldukça olumlu bir tutumla da algılayabilir. Önemsiz şeylerden kurtulmak, daha anlamlı ve otantik bir yaşamı tercih etmek de ölüm fikrinin olumlu sonuçlarıdır.

insan

Özgürlük Kaygısı

Sartre’nin deyişiyle “insan yalnızca özgür değildir, özgürlüğe makumdur da”. Birey özgür olduğu için, dünyaya karşı da sorumludur. Yalnızca eylemlerinden değil, eyleme geçemediği durumlardan da sorumludur. Bu durumda bireyin, kendisini ve dünyasını oluşturmasındaki sorumluluğunun farkında olması, çoğu zaman endişe verici bir kavrayış olabilir. Varoluşçu düşünürler bu durumu “zeminsizlik” olarak tanımlamaktadır.

Kendi özgürlüğümüzden vazgeçmemize neden olan “zeminsizlik anksiyetesi” ile yaşamak; Heidegger’ın deyişiyle “otantik olmayan şekilde yaşamak”, Sartre’nin deyişiyle ise “kötü niyetli yaşamaktır”. Tüm varoluşçu düşünürler özgürlük kaygısının çözümünde tek bir noktaya işaret etmektedir; kişisel sorumluluğun üstlenilmesi.

Bireyin kendisini ve dünyasını oluşturmasındaki özgürlüğünden ve bu durumun getireceği sorumluluğundan yola çıkarak; Albert Bandura, potansiyel ve gerçek çevreler arasında bir ayrım yapmanın gerekli olduğunu vurgulamıştır. Bu durumu “karşılıklı determinizm” olarak açıklamış ve şöyle söylemiştir: “Bütün bireyler potansiyel çevreye sahip olmalarına rağmen gerçekte her biri kendi çevresini düzenler.”

“İnsan’a” İnsancıl Bakış-8: Irvin D. Yalom 1

Varoluşsal Yalıtım

Birleşme- Yalıtım ikilemi veya bağlanma-ayrılma ikilemi tüm bireyler için evrensel bir çatışmayı ifade etmektedir. Yalıtım, bireyin içindedir ve daima tanınmayı bekler. İnsan, dünyanın hiçbir yerinde “kendi evinde” değildir, üstelik tek başınalığı ile yüzleşmek durumundadır.  

Bireyin en sonunda bir başka bireye, derin ve anlamlı bir biçimde bağlanmasını sağlayan şey de yalnızlıkla yüzleşmesidir. Hiçbir kişilerarası ilişki, yalıtımı yok edemez. Fakat yalnızlık o şekilde paylaşılır ki, sevgi yalıtım acısını telafi eder. Maslow’un deyişiyle bu “V-Sevgisi’dir”, Eric Fromm’un deyişiyle ise “yaratıcı sevgi yeteneğidir”; her iki kavram da gereksinimden arınmış sevgiyi ifade etmektedir.

Yalom, varoluşsal yalıtımın farkındalığını şu şekilde ifade etmektedir; “Gerçeklik perdesinin bir an açıldığı ve bizim arka plandaki mekanizmayı gördüğümüz anlar vardır. Kendisi hakkında düşünen her bireyin böyle anlar yaşadığına inanıyorum.” Bu durumda gerekli olan tek şey kararlılıkla, içedönük, ciddi bir araştırmadır.

“İnsan’a” İnsancıl Bakış-8: Irvin D. Yalom 2

Anlamsızlık Kaygısı

Jung, bireyin yaşadığı anlamsızlık duygusunun, hayatın tamlığını engellediği için hastalıkla eş değer olduğunu düşünmekteydi. Victor Frankl ise, anlam eksikliğinin en büyük varoluşsal stres olduğu görüşündedir. Varoluşçu psikoterapistlere göre, günümüzdeki nevrozlar; Freud’un tarif ettiği şekliyle bastırma, dönüştürmenin getirdiği içgörü eksikliği ile değil anlam duygusu, hayatın anlamındaki eksiklikle karakterize edilirler.

Yaşamı anlamlandırmanın temelinde, her zaman kararlı bir biçimde kendini keşfetme hedefi bulunmaktadır. Anlam, birçok şeyi ve belki de her şeyi dayanılır hale getirir.

Ölümle yüz yüze gelen insanlar, eğer amaç duygusuna sahiplerse hayatı dolu dolu ve büyük bir heyecanla yaşamaktadırlar. Görünüşe göre hepimizin, bütün çabalarımızı yönelteceğimiz sağlam ideallere ve onlara göre hayatlarımızı yönlendireceğimiz kılavuzlara gereksinimi vardır.

Irvin D. Yalom

Kaynaklar:

Irvin D. Yalom, Varoluşçu Psikoterapi/ Pegasus Yayınları