Selamlar sevgili KreatifBiri okuyucuları. Bu hafta kriz olayları sebepleriyle enerjinizin düşmediğini umuyorum. Bugün farklı olarak makaleye değil, deneme türüne yoğunlaşmak istiyorum.

Bir kadın olarak ne zaman içinde “kadın” geçen bir konudan söz etsek hemcinsimizden ya da karşı cinsimizden aldığımız basit ve sabit bir tepki var: “Ah feministler!”. Her şeyin mizahının yapılması ve yapılan mizahi eleştirinin “Ofansif yapıyoruz yav!” diye düzeltilmesinden olsa gerek bahsettiğimiz cinsiyet içerikli konuların küçük bir alayla daha da az umursanmaya başlandığını üzülerek fark etmekteyim.

Simone’ın 1949’da İkinci Cins’i yazarken 2020’de eskisinden belki bir tık fazla iyileşmiş bir dünya beklediğini düşünmüyorum. Bu kitabı yazdığında 20-30 yıl içerisinde kadın haklarının ve kişisel fikirlerin cinsiyetçiliğe yer vermeyecek derece düzelmiş olduğunu tahmin ediyordu belki de. Bir röportajında bu konudan bahsederken birgün yazdığı kitabın fuzuli eserler içerisine girmesini temenni ettiğini söyleyerek kadın erkek eşitliğinin aynı yörüngede ilerleyeceğine olan inancı olduğunu da yansıtıyordu.

Kadın

İkinci Cins Ve Kadın Doğulmaz, Olunur

İkinci Cins ismi, kitabın özetinden bahsetmememizi gerektirecek kadar muazzam bir başlık değil mi? Daha ne söylenebilirdi ki bunun üzerine? Eşit olması gereken bir cinsiyet için “İkinci Cins” kadar aşağılayıcı bir tanım var mı?

Bu ne zaman tersine dönecek bilemiyoruz, maalesef bizler hala ikinci bir cinsiz. “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözünü de işte böyle yaratmıştır Beauvoir. Bu sözü birçok trans birey, homofobik yaklaşımlı bireylere söylemek için çokça kullansalar da aslında safi bir aşağılama cümlesidir.

Evet doğmaz, olunur. Doğuyor olsaydık aynı türün bir canlısı olarak eşit olmuş olurduk ve evrilmemiş bir canlı olarak yaşam sürmezdik. İşte Beavouir da bu yanlış düzeni alevlendiren o kadınlardan biriydi. Niye böyle yaşamamız gerektiğine anlam veremiyordu. “Neden ders kitaplarında kadın evde, adam işteydi? Neden karşı cinsin aktif olduğu konularda ben aktif değildim?” Bunları sorgulayıp kimsenin yıkmak için bir uğraş vermemesiyle daha da yıprandı Simone. En azından onu çok iyi anlayan bir yanımla onun ne kadar yıprandığını kanıtlayamam ama bunun için yemin edebilirim. “Kadın olmak doğal bir gerçek değil, belli bir tarihin ürünüdür.” sözü de statü yoksunluğunu ne kadar derinden hissettiğini gösteriyordu zaten.

Biz var olmadık hanımlar, bizi erkek denilen homo sapiens canlısı zamanla alt sınıf bir yardımcı ve popülasyon artışı için üretti. Kadın olunur. Biyolojik olarak kadın doğmadıysan da fark etmez. O kadınsılık çemberine girdiğin anda senin de nefesin kısıtlanmaya başlar.

Simone ile röportaj yapılırken sunucu soruyor (tam metinle değil özetiyle bahsediyorum): Peki farkındalık oluşmaya başladığı halde neden durdurulamıyor? “Birileri istiyor, isyan çığlıkları atıyor ama biz bırakın erkekleri, kadınların çoğunun bile feminist olmayışından dolayı duyamıyoruz o çığlıkları.” diyor Beavouir. Evet aynen de bu. Çığlıklar var ama kalkınma yok, devrim yok, her şeyi baştan kurma hissi yok. Dünyadaki belki en büyük sorun olan cinsiyetçilik, derse erken kalkmak istemeyen öğrenci üşengeçliğiymiş edasıyla önemsenmiyor. Devam edelim, klasik soruyu soruyor sunucu: “Çekiciliğini kullanarak zengin biriyle evlenme fikri kadınlar için de olumlu görünüyor ama değil mi?” “Ekonominin tekelini alan bir erkek yapılanması varken kadın aksi bir fikri nasıl yükseltebilir?” (özetle söylüyorum, kendi cümlelerimle) diyor Simone. Erkek dostlarınızdan çokça duyduğunuz bir cümle vardır: “Valla keşke kadın olsam.” Bu cümle bilmem kaç yıldır erkeklerin ağzına pelesenk olmuş bir cümle. Beavouir erkeklerin bu cümleyi gerçekte kadın olma fikrine hiç yaklaşamadıklarından kurduklarını söyler.

Bir diğer teorisine göre kadınların tıp dünyasına girip bilim insanına dönüşmeye başladıkları vakitlerle “cadı avı” denilerek yakıldıkları dönem de aynı zamanlarda. O kadar çok “ikinci cins” sanılan bir tarih sürecinden geçtik ki “alt sınıfın” onlara yakınlaştığı bir döneme tahammül edememeye bile başladılar sanırım.

Kadın

Jean Paul Sartre Ve Simone de Beauvoir

Sartre ve Beauvoir arasındaki bu muazzam dostluk ve aşk o dönemin en popüler olaylarından biriydi. İkisi de felsefe okuyordu ve tanışma süreçleri böyle gelişmişti. Tüm ömürlerini üretmek ve düşünmekle harcıyorlardı. Burada bahsetmek istediğim aslında bir çiftin aşk hikayesi değil, araştırma esnasında fark ettiğim cümleler.

“Peki bu cümleler ne?” dediğinizi duyar gibiyim, hemen anlatayım. Öncelikle Beauvoir ve Sartre özgürlüklerine çok düşkündü. Hayatı özgürleşmeyi bulabilmek ve diriltmek için yaşadılar. Birbirlerine bağlıydılar çünkü düşünüyorlardı. Hayatı birlikte yorumladılar. Dünyayı değiştirmek istediler ve bunu birlikte başarmaya çalıştılar. Ancak zihnen birbirlerine öyle güçlü bir bağ ile bağlıydılar ki fiziksel gereksinimlerinin ve farklı deneyimlerinin ilişkileri için bölünmesini istemediler.

Yeni kişilerle flört etmek, başka seks partnerlerinin olması onlar için sorun değildi. Yadsınamaz bir gerçek değil mi bu dostlarım? Her insan size yeni bir şey veriyor, üretken olsa da olmasa da herkeste özgün bir yan var. Dostluklar, arkadaşlıklar dünyayı yorumlamakta bazen çok çaresiz kalırken cinsel ve romantik birkaç an yaşadığın birine çok daha açık yaklaştığından olsa gerek sana dünyadan bir anlam bir şifre de o verebiliyor. Belki de temelinde bu yattığından açık ilişki yaşayıp ayrı evlerde kalarak özel alanlarını ve zihin dünyalarını da canlı tutuyorlardı.

Beni rahatsız eden kısmı ise birçok yerde Simone’un bu durumdan hoşnut olmayacağını ve içten içe acıyla Sartre için bunu yapabilmiş olduğu teorisiydi. İşte kadınlık, burada en özgür iradeli iki insan arasında bile karşılaştırma sebebi olmuştu. Kadın cinsel deneyimlerde bulunup yeni kişiler tanımayı istemez. Bunu yapıyorsa da sevdiği insana inadından veya üzüntüsünden yapar çünkü değil mi? Eminim ki bu açık ilişki, farklı deneyimler yaşamaktan korkmayan bu iki müthiş insan için de hayatlarını çeşitlendiren olumlu bir etkendi.
Çok konuştum sevgili okurlar. Susayım, haftaya devam edelim. Güzel bir hafta diliyorum.

Kaynak: 1