Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün beden olarak bizden ayrılışının hikayesi…

kasım

Mustafa Kemal Atatürk‘ün hastalığı ilk olarak 1937 yılının başlarında kendini göstermeye başlamıştı. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıyor ve kabarıyordu. Bu kaşıntılar başta Çankaya Köşk’ündeki karıncalara bağlandı ve köşk ilaçlandı. Fakat Atatürk’ün vücudundaki kaşıntılar ve kabartılar azalmadı aksine arttı. Bunun yanında kendini iştahsız ve halsiz hissetmeye de başladı. Doktor muayenelerinden hoşlanmayan Atatürk kendini halsiz ve iştahsız da hissedince çok güvendiği Neşet Ömer İrdelp’e kendini muayene ettirdi. Ancak ilk muayene sonunda kalbinde, karaciğerinde, böbreğinde bir şey bulunamadı. Buna rağmen Atatürk’ün renginde ve yüzündeki çizgilerde bariz değişiklikler başlamıştı. Doktorların tavsiyesi üzerine özel bir kür tedavisi için Yalova’daki termale gitti.

10 kasım

Termal Otel’de, 22 Ocak 1938 günü Atatürk’ü muayene eden Dr. Nihat Reşat Belger, karaciğer rahatsızlığından şüphelendi ve zatürre teşhisi koydu. Belger, bu durumu Ruşen Eşref Ünaydın’la yaptığı bir mülakatta şu şekilde anlatmıştır: “Atatürk, geceyi Termal oteldeki apartmanında geçirdi. Ertesi sabah otelde, kendisine mahsus olarak yaptırılan banyo dairesine girdi ve beni çağırttı… Şikâyetlerini bana bildirdi… Kaşıntıya çare bulmamı istiyordu… Dedim ki: Müsaade buyurursanız, önce zat-ı devletinizi bir muâyene edeyim. Kaşıntıların sebebini tespite çalışayım. ‘Peki iyi…’ dedi. Soyunma odasına koydurtmuş olduğumuz şezlonga uzandı; ben de muâyeneye başladım… Tabiî önce vücudun en çok kaşınan yerini, yani bacaklarını muayene ettim. Egzema, ürtiker, erytheme gibi belirtiler bulamadım. Yalnız kaşıntının bıraktığı tırnak izleri buldum. Atatürk’ün yaşayış tarzını göz önünde tuttuğum için bacaklardan sonra karnını ve bilhassa karaciğerini muâyeneye koyuldum. Ve derhal gördüm ki, Atatürk’ün karaciğeri üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir… Kalbini dinledikten sonra kendisine teşekkür ettim. Muayenemin bittiğini söyledim. Atatürk: ‘Doktor, kaşıntının sebebini buldunuz mu?’ dedi. ‘Evet efendim’ dedim. Bu kaşıntının yemek ve bilhassa içmekle ilgili olduğunu arzettim. ‘Buna emin misiniz’ diye sordu. ‘Efendim, kanaatim o kadar kat’îdir ki bu teşhisimin isabetinde şüphenin gölgesi bile yoktur’ dedim. ‘Karaciğeriniz büyümüş ve biraz sertleşmiştir. İşte kaşıntınızın nedeni bu karaciğer rahatsızlığıdır’ dedim.”

Hastalığın tedavisinde gecikilmiş olduğunu anlayan Doktor Belger kaşıntının tedavisi için de uygun gördüğü termal tedavi ile beraber küçük bir perhiz uygulanmasına karar verdi. Sonraki gün Atatürk’ün davetiyle Yalova’ya gelen Neşet Ömer İrdelp de aynı teşhisi koydu ve önerilen tedaviye devam edilmesini önerdi. Tedavisi iyi giden ve kaşıntıları büyük ortanda geçen Atatürk devlet işlerinden dolayı tüm itirazlara rağmen en az üç hafta olması önerilen tedavisini yarım bırakıp Bursa’ya ardından da İstanbul’a geçti. İstanbul’a döndükten sonra bir gece Dolmabahçe sarayında kuvvetli bir şekilde öksürmeye, nefes almakta zorlanmaya, göğsünde kuvvetli ağrı hissetmeye başlamıştı. Doktorları Belger ve İrdelp zatürre teşhisi koydu ve tedaviye başladı. Fakat bu sırada Ankara’ya Yugoslavya Başbakanı Stoyadinoviç’i gelince Atatürk onu karşılamak üzere 24 Şubatta “yorgun argın” Ankara’ya gitti. Doktor Nihat Reşat Atatürk’ün ciddi sağlık sorunlarına rağmen devlet için hareket etmesini şu sözlerle dile getirmişti; “Devletin mühim bir siyasi meselesinde mutlaka vazife başında bulunmak isteyen bir iradeye ve kendisine aşırı güvene sahipti.”

10 kasım

Atatürk Ankara’da Balkan Antantı şerefine verilen ziyafete burun kanaması sebebiyle geç gelmişti ve o gün yüzü soluktu. Atatürk’ün bu hali herkesi endişelendirmişti. Dönemin Başbakanı Celal Bayar, Ankara’da Atatürk’ün hastalığı konusunda ortaya çıkan kaygı verici durumu, tedavi için gösterilen çabayı şu şekilde aktarmaktadır: “Geceyi güç geçirdim, ertesi sabah köşke gittim; rica
üzerine Atatürk tarafından yatak odasında kabul edildim. ‘Hayrola, ne var?’ dedi. ‘Hastalığınızı merak ediyorum. Biri Alman, diğeri Fransız iki mütehassıs doktorun adını verdiler, müsaade buyurun da bunları getirtelim.’ dedim fakat kabul etmedi. ‘Ortada Hatay meselesi var, hastalığım hariçte duyulursa fena olur, Dr. Neşet Ömer’le konuş, şimdi burada zaten Tıp Kongresi var. Bizim doktorlar bir muayene ve konsültasyon yapsınlar.’ dedi. Doktorlar toplandılar ellerinden geleni yaptılar. Atatürk’e içki, sigara yasaklandı ve bir perhiz yapması tavsiye edildi. Ama hastalığın seyri pek iyiye gitmeyince Celal Bayar Fransız ve Alman doktorları çağırma önerisinde ısrarcı oldu. Bunun üzerine Atatürk ‘çocuk ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım’ dedi ve hastalığını kabullendi.

Celal Bayar’ın ısrarları neticesinde Paris Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Noel Fissenger Ankara’ya davet edildi. Fissenger Atatürk’ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu. İlk teşhisten sonra Fissinger Atatürk’e “Efendim, büyük savaşlar kazanmış olabilirsiniz ancak bu olayda vaka sizsiniz ve ben de sizin komutanınızım, lütfen bu hususu unutmayınız” telkininde bulunmuştu. Fransız doktorun sözleri, tavsiyeleri ve tavırlarından memnun kalan Atatürk doktorun tavsiyelerini ciddi şekilde uyguladı.

Atatürk’ün hastalığının artık gizlenecek tarafı kalmamıştı. Bu bakımdan Anadolu Ajansı 30 Mart 1938’de şu haberi yapmıştı: “Türkiye Reisicumhuru Atatürk, geçen Ocak ve şubat aylarındaki Yalova, Bursa ve İstanbul seyahatlerinde kuvvetli bir grip geçirmişlerdi; Ankara’ya avdetlerinde grip nüksettiğinden konsültasyon için Fransa’dan Prof. Fiessinger davet edildi. Prof. Fiessinger, tetkik ve muayene neticesinde, Atatürk’ün sıhhatinde ehemmiyete şayan bir vaziyet olmadığını tespit etmiş ve kendilerine bir buçuk ay kadar istirahat tavsiyesini kâfi görerek avdet etmiştir. (Avdet: ayrılmış bulunulan yere geri gelme, eski yere dönüş.)

10 kasım

Atatürk’ün hasta olduğuna dair çıkan haberlerden sonra hem yurtdışında hem yurtiçinde ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönünde haberler yayınlanmaya başladı. Bunun üzerine, Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek isteyerek 19 Mayıs 1938 günü (Samsun’a çıkışının 19. yıldönümünde) Ankara Stadyumu’nda halkın karşısına çıktı. Bu, Ankaralıların karşısına son kez çıkışı oldu. O gün coşkuyla kutlandı ve o günden sonra Ankara Stadyumunun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi. Aynı gün Atatürk törenden sonra Hatay Sorunu ile ilgili Mersin’e geçti. Atatürk Hatay konusundaki kararlılığını, Mersin’e hareketinden iki gün önce Celal Bayar’a şöyle bildirmişti: “Benim, kırk asırlık Türk yurdu, Hatay esir kalamaz dediğimi unutmuş olanlar olabilir ama ben unutmadım, unutamam, sen de unutamazsın.”

Hatay’a gidince yapılan askeri geçit törenleri ile ordunun başında olduğunu gösterdi. Bu törenler işe yaradı, dış basında çıkan “hastalık” ve “ölüyor” tarzı haberler kesildi. Ancak bu seyahat Atatürk’ün hastalığını iyiden iyiye artırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara’dan ayrıldı. İstanbul’a hareket etti. Atatürk yurt gezisinden geldikten sonra çok yorulmuştu karnındaki şişlikte giderek artıyordu. Florya’dan Dolmabahçe’ye dönerken küçük bir kriz atlatmıştı.

1 Temmuz günü önce Dr. Eppinger İstanbul’a geldi ve diğer meslektaşını beklemeden hemen Atatürk’ü muayene etti. İlk tepkisi, “Un cas triste (Güç bir vaka)” oldu. Eppinger’in ardından Almanya’dan Profesör Bergmann geldi ve o da Atatürk’ü muayene etti. Sonunda Türk ve yabancı hekimler bir arada toplanıp son bir rapor yazdılar ve Atatürk’ün hastalığı kesin ve net olarak siroz olarak tarihe geçti. Raporun sonundaki ifade ise aynen şöyleydi: “Sonuç, ciddi ve vahimdir.”

Atatürk’ün hastalığı ilerlemesini sürdürmüş, eylül ayı başında ise karnındaki suyun şırıngayla alınması artık zorunlu hale gelmişti. Biriken suyun miktarı 10-12 litreyi bulmuştu. Bu yüzden Atatürk’ün nefesi daralıyor, sıkıntısı dayanılmaz bir hal alıyordu. Doktorları, Fissenger’nin üçüncü kez çağrılmasını ve onun huzurunda şırıngayla karından su alınmasını kararlaştırdılar. Atatürk düşündü ve uzun zamandır yapmayı düşündüğü bir iş için vaktin geldiğine hükmetti. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı çağırttı. “Bu yolda konuşmak, benim için de, senin için de ağır bir şey, ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk… Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik, hatta bunun için bir de hususî kanun çıkarılmıştı. Şu vasiyetname meselesi… Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Ne olur ne olmaz. İhtiyatlı olalım. Mal olarak nemiz varsa derhal bir listesini yap, bana getir.” 5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini yazdı.

10 kasım

Bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ne bıraktı. Kız kardeşine, manevi çocuklarına ve İsmet İnönü’nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.

18 Eylül 1938’de Başbakan Celâl Bayar, Dolmabahçe Sarayı’na geldi ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını sundu. Atatürk, ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye’nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini istedi.

Ekim ayı geldiğinde Atatürk’ün karnında biriken su bir kez daha alındı.  İşlemin ardından 16 Ekim 1938 günü öğleden sonra Atatürk ağır bir komaya girdi. Atatürk girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı. Çok istemesine rağmen sağlık durumu elvermediği için 29 Ekim 1938 günü Ankara’da Cumhuriyetin 15. yıldönümü kutlamalarına katılamadı. Bayram nedeniyle Ankara’da düzenlenen törenlerde Türk Ordusu’na hitaben yazdığı bayram konuşmasını Başbakan Celâl Bayar okudu.

O günleri yaveri Salih Bozok’un tuttuğu günlüklerde şöyle yazıyordu;

Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe’den nöbeti teslim aldım. Saat gecenin dört buçuğu. Atatürk, yan odada sükûnetle uyuyor. Gece yarısı alınmış hararetini önümdeki cetvelden okuyorum. Harareti: 36,8. Nabız: 84. Doktorların verdiği 4 günlük mutlak istirahat yarın bitiyor. Dört gündür arkadaşlarla münavebe suretiyle beklediğimiz nöbet de yarın nihayete erecek. 24 Eylül 1938

Saat tam 5. Atatürk uyuyor. Dünden beri iştahı ve neşesi yerinde. Dün akşam beni yanına çağırdı ve artık kendisini beklemeye hacet kalmadığını söyleyerek nöbet usulünün kaldırılmasını emretti. Fakat doktorların tavsiyelerini yerine getirmiş olmak için bir akşam daha nöbet bekledik. Yarın öğleden itibaren nöbet kalkıyor, İnşallah ilerde buna hacet kalmayacak. 25 Eylül 1938

Bu sabah 7’de evimde uykudan uyandım. Banyoda bulunduğum sırada telefon çaldı. Atatürk geceyi biraz rahatsız geçirmiş. Hemen saraya koştum.  Meğer dün Atatürk dört günlük mutlak istirahatten sonra Makbule, Afet ve Sabiha Gökçen’in ziyaretlerini kabul etmiş, kendileriyle uzun uzun görüşmüş, sonra da radyoda İbrahim Necmi’nin dil hakkında verdiği konferansı dinlediği için fazlaca yorulmuş. Ve gece yarısı birden rahatsızlanmış. Doktor, nöbet usulüne yeniden başvurmuş. Nöbeti devraldım. Bu sırada Atatürk odasında uyuyordu. Salonun denize nazır penceresi önüne oturdum. Sancaklarla donatılmış kotraları, motorları seyrediyordum. Çok acı şeyler düşünüyordum ki Atatürk çağırdı. İçeri girdiğim zaman yatağının içinde sigara içiyordu. Beni görünce gayet kesik ve güçlükle işitilen bir sesle: “Salih” dedi.Dün akşam büyük bir sıkıntı geçirdim. Çok fena idim. Kustum. Hafızam tamamen kaybolmuştu.” Bunları söylerken dikkatli dikkatli yüzüme bakıyordu. Gözlerini biraz daha açarak ilave etti: “Sanırım yediğim nohutlu yemek dokundu.Ben kendisini teselli için tekrar ettim: ‘Evet, muhakkak nohutlu yemek dokunmuştur. Madem ki çıkardınız, inşallah rahat edersiniz.’ Karyolanın yanındaki sandalyeyi göstererek ‘Şuraya otur’ dedi. Oturdum. Atatürk tekrar söze başladı:Şimdi yine rüya görüyordum. Bana bir çift kundura getirmişler. Beğenemedim. Binbir’i çağırdım. Böyle “Binbir!” diye çağırırken odaya Rıdvan girdi. Bunun üzerine uyandım. Rüya gördüğümü anladım.’ Sonra başını sallayarak sözüne devam etti: ‘Çok dermansızım Salih, büsbütün başka bir adam oldum. Şu ellerimin haline bak.Bana uzattığı o güzel eller şimdi deri ile kemikten ibaretti. Parmakları o kadar titriyordu ki, sigarayı tutamayarak yorganın üzerine düşürdü. Hemen alıp attım. O hâlâ kesik kesik tekrar ediyordu:  “Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı. Değiştim Salih… Artık o eski adam değilim.” O gece koma gecesiydi. Atatürk’ü yatırdılar. Sayıklamaya başladı. Yaverleri, yakınları başucunda endişeyle beklemeye başladılar. Salih Bozok, bir yandan ağlıyor, bir yandan da “Allahım ya Atatürk’ü kurtar ya benim canımı al” diye dua ediyordu. Az sonra doktoru Neşet Ömer Bey yetişti. Hastayı muayene etti. Kendisinde hazımsızlıktan kaynaklanan hafif bir zehirlenme olduğunu saptadı. İlaçlar verdi. Atatürk hafif ateşle uykuya daldı. 27 Eylül 1938

Nihayet 29 Ekim geldi. O gün Cumhuriyetin 15. yaş günüydü. Ankara Hipodromu’ndaki törenler öncesinde Celal Bayar Ata’nın orduya mesajını okurken, O, sarayda kısılıp kaldığı yatağında Salih Bozok’a durup durup, “Ah Ankara… Ah Ankara’ya gidemedik…”diye yakınıyordu. Akşam olunca havaî fişekler gökyüzünü aydınlatmaya ve patırtıları duyulmaya başlandı. Atatürk bu gürültüyle uyandı ve zile basıp sofracı Kâmil’i çağırdı. “Bu patırtılar nedir?” diye sordu. Sofracı Kâmil, Atatürk’ü üzmemiş olmak için: “Gök gürlüyor Paşam” diye yanıtladı. Atatürk, yanıtın amacını ve saflığını anlayınca dudağının kenarıyla gülümsedi ve: “Hadi, enayi…” dedi. Yaverleri ilgililere telefon edip, havaî fişek gösterisinin durdurulmasını istediler. O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. 29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askerî Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler vapurdan,“Atamızı görmek istiyoruz” diye bağırdılar. Ardından da İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nı söylemeye basladılar. “Çıktık açık alınla/10 yılda her savaştan” dizeleri Dolmabahçe’nin hüzünlü duvarlarında çınladı. Kılıç Ali, hemen pencereye koştu Kılıç Ali (silah arkadaşı): “Atatürk’ün mütees ki ‘Varol… Yaşa…’ sesleri göklere çıkıyor, gençlerin bu coşkun tezahüratı etrafı çınlatıyordu. Geri çekildim. Kapının önündeki paravanın arkasından Atatürk’e baktım. Yatağında doğrulmuş, oturuyordu. Atatürk, gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Yanındakiler, son düşmanı ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler.” 29 Ekim 1938

10 Kasım 1938 – Kara Gün Geldi Çattı!

Ölüm anında yanında bulunanlardan Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak:

“Saat 18.00’den sonra yanından ayrılıp, günlük işlerimle meşgul olmak üzere büroma inmiştim. Çok geçmeden fenalaştığını telefonla bildirdiler (saat 18.55). Telaşla hususî daireye koştum, yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Ali Kılıç duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk’ü şu vaziyette gördüm: Yatağın ortasında, iki elini yanlarına dayamış, oturuyor ve mütemadiyen öğürerek: “Allah kahretsin” diye söyleniyordu; ara sıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi bir mayi (pıhtılaşmış kan) çıkarıyordu.

Nöbetçi Doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar; bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; her halde iyi göremiyordu ki bana sordu:

“Saat kaç?..”

Cevap verdim: “7.00 Efendim.”

Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık; başucuna sokuldum:

“Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?..” diye sordum.

“Evet!..” dedi.

Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti: “Dilinizi çıkarır mısınız efendim?”

Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi: “Lütfen biraz daha uzatınız!..” Nafile!.. Artık söyleneni anlayamıyordu; dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti; başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve “Aleykümselam” dedi; son sözü bu oldu ve ikinci ponksiyondan tam 30 saat sonra komaya girdi”

9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 8 gibi bir ara gırtlağından Hı Hı Hı sesleri çıkarmıştı. Saat dokuzu beş geçe gözlerini son kez açarak, etrafına baktı ve hemen kapattı.

Ulu önder Atatürk bedenen aramızda ayrıldı ve Türkiye büyük bir yasa boğuldu.

10 kasım
10 kasım
10 kasım
10 kasım

Kreatifbiri ekibi olarak ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bedenen aramızdan ayrılışının 82. ölüm yıl dönümünü saygıyla, minnetle ve acı dolu yüreğimizle anıyoruz. Bedeni aramızda olmasa bile fikirleri sonsuza dek aklımızda, adımlarımız izinde, yolumuz yolunda, kalbimiz onunla olacak. Çocuklarımız, gençlerimiz, yaşlılarımız bizlere miras kalan fikirlerin bekçisi olacaktır.

Türk halkımız, başımız sağ olsun!

“Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün olumlu fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Özgür fikirler uygulamaya geçtiği zaman, Türk milleti yükselecektir.” Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü ile yolumuza devam ediyor ve Kreatifbiri olarak gençliğimizi yetiştirmeye, Türkiye’mizi yükseltmeye ve Atatürk’ten bize miras kalan fikirlerin peşinden adım adım ilerliyoruz.

Kaynakça:1,2,3,4

Editör: Minem Kesen