Uzun bir aradan sonra okuduğum bir dergiyle Kierkegaard yeniden aklıma düştü. Size bugün onun varoluş felsefesindeki yerinden söz etmek istiyorum.

Kierkegaard hikaye yazılarıyla anlaşılması kolay akıcı bir dil yaratırken düşünce yazılarında daha kompleks betimlemeler görürüz. Bu yönüyle öyküyü bir nevi aracı olarak kullandığını düşünürüm hep. Yazdığı öykülerindeki karakterler varoluşsal yorumuyla senkronize haldedir. Peki yarattığı bu varoluş aşamaları nedir ve neye göre ayırır biraz detaylandıralım.

Aşamaları estetik, etik ve dinsel olarak ayıran Kierkegaard, estetik ve etik evrimini iyi tamamlamış bireyler için üçüncü evreyi sunar. Dinsel kuramı bu yönüyle günümüzde de çoğu okuru için soru işareti olarak kalan ya da kabul edilemeyen bir işlev oluşturur.

Kierkegaard

Kierkegaard, Varoluş ve Estetik

Kierkegaard şahsımın da savunduğu bireyselciliği her zaman göz önünde tutmuş, varlığın herkes için ayrı olması gerektiğine inanmıştır. Estetik yaratımı buradan gelir. Bireyin seçimleri içgüdüsel ya da zamanla oluşan hazları, tutkuları, idealleri öncelikle bunun oluşması gerektiğini savunur. Az önce sözünü ettiğim hikayelerini aracı olarak görme fikrim bu evreden geliyor. Yarattığı karakterler bizden biriyken, aynı zamanda içimizde sakladığımız toplumdan uzak düştüğünü düşünmemizden paylaşamadığımız yönlere sahip karakterler bir yandan.

Kült kitabı Baştan Çıkarıcının Günlüğü’ndeki Don Juan, cinsel ve zihinsel ayrımlarıyla içten içe baskıladığımız ama yapmak istediğimiz birçok zevki yapmıyor muydu aslında? Toplumun normları onu ötekileştirirken kendimizin o yönünü nasıl yansıtabilirdik? Ya da Cordelia gibi çaresizlikle aşka tutunmanın verdiği yönünü çevrenin “zayıflık” olarak nitelendirmesiyle kendimizde de olduğunu nasıl dillendirebilirdik?

Böylelikle Kierkegaard, varlığımızdan uzaklaşmak yerine bu tarz hazların olabileceğini bu tip yarattığı karakterlerle kendimizi aradığımız dönemde bize sunarak toplum-birey normlarına karşı duruşunu ortaya koymuştur. Birinci basamaktaki özgür seçimimizi kendimize has özellikleri fark ettikten sonra her eylemi sunamayacağımızı, özgürlüğün de bir noktada tükenen silik bir özgürlük olduğunu düşündüğünden evrimimizin ikinci noktasına geçer: etik.

etik

Varoluş ve Etik

‘Estetik sınırlandırılmalıdır’ kuramıyla Kierkegaard birinci evrenin yönetilmesi fikriyle “etik” aşamasını yaratır. Estetik özgürlüktür, tutkudur, jouissance’tır. Ama bireycilikte bir noktada kendini toplum geleneğine bırakmak durumundadır. İnsan popülasyonu iyi ya da kötü olarak aktarabileceğimiz hazlarımızı değerlendirmede eleştirel bir rol taşır ve bizim bunu gözardı etmememiz gerekir. Don Juan bizden biri olabilir ancak eylemlerini kendi “özgürlük” noktasını sınırlandırmak durumunda olduğu bir çizgiyle kurmalıdır. Birey şahsı için düzen kurmak istiyorsa bunu yörüngesini etik hayata taşıyarak yapmalıdır.

Benim Ya/Ya da’m iyi ve kötü arasında seçimi tasarlamaktan çok birinin kendisiyle iyiyi ve kötüyü seçeceği ya da onları dışarıda tutan seçimi tasarlar. Burada sorun birinin hangi nitelikler (qualifications) altında tüm varoluşunu gördüğü ve kişisel olarak yaşadığıdır. İyiyi ve kötüyü seçme, kişinin iyiyi seçmesi aslında doğrudur, ancak daha sonra bu açığa çıkar; çünkü estet kötü değil ama kayıtsızdır. Etiğin seçimi yürürlüğe koyacağını söylemiş olmamın nedeni de budur. Dolayısıyla bu iyiyi isteme ya da kötüyü isteme arasında bir seçimde bulunma sorunundan çok istemeye (will) dair seçimde bulunma sorunudur, fakat sonrasında bu iyiyi ve kötüyü vaz eder/ ortaya koyar.” (Kierkegaard, 1987.II: 169). “Ancak burada mesele bir seçimdir, aslında mutlak bir seçimdir; çünkü biri sadece mutlak bir seçimde bulunarak etiği seçebilir. Sonuç olarak etik mutlak bir seçimle vaz edilir/ortaya konur. (Kierkegaard, 1987.II: 177-178).

varoluş ve etik

Varoluş ve Din

Bu evre onun düşüncesiyle ilk iki aşamayı kendi dünyasına dahil edip eylemlerine aktarabilen bireyler için vardır. Olmak zorunluluğu yoktur. Ancak birkaç insanda dahi görülebiliyorsa varoluş sirkülasyonuna dahildir ve bu durumdan mütevellit söylemlerine dahil etmiştir. Lakin burada düşünülenden ayrı bir fikri vardı Kierkegaard’ın. Onun için din kavramı belirli bir mezhep ya da kişiye bağlı olarak değil sadece Tanrı varlığı üzerine oluşturduğu bir teoriydi. Tanrı’nın olduğuna inanmış Tanrı varlığının insan popülasyonda yarattığı inanılması güç davranışları irdelemiştir. Bu davranışlar göz önüne alındığında çoğumuzun aklına ilk olarak İbrahim ve oğlu gelir sanırım.

Kierkegaard da Korku ve Titreme adlı eserinde bu durumun psikanalizi üzerinde durur. İbrahim’in yaptığının sadece basit bir delilikten ibaret olmayacağını savunur. Kısacası Kierkegaard için etik de sınırlandırılabilir ve her fikir somut ya da nedenselliğe bağlanmak durumunda değildir. Soyutluk kuramı, birçok kişiyi de etkileyen temel analizlerinden biridir. Bu aşama kitapta uzun uzadıya irdelediğinden ve yazımda bahsedemeyeceğim kadar fazla teori barındırdığından varoluşun bu aşamasını fazla uzatmadan ondan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Trajik kahraman ile İbrahim arasındaki fark yeterince açıktır. Trajik kahraman etik sınırlar içerisinde kalır. Etiğin ifadesinin kendi telosunu, etiğin daha yüce bir ifadesinde bulmasına izin verir; baba ile oğul, ya da kız ve baba arasındaki etik ilişkiyi, diyalektiğin etik yaşam fikriyle bağlantısından alan bir duyarlığa indirger. O zaman burada etiğin kendisinin, teolojik askıya alınması söz konusudur. İbrahim’de durum farklıdır. O eyleminde etiği tamamen aşmış ve onun dışında daha yüce bir telosa sahip olmuş ve bu telosla ilişkili olarak etiği askıya almıştır. Kim İbrahim’in eylemini evrenselle ilişkilendirebilir? İbrahim’in yaptığıyla evrensel arasında, İbrahim’in evrenseli aştığında başka herhangi bir temas noktası keşfedilebilir mi? İbrahim’in yaptığı, bir ulusu kurtarmak, devlet fikrine arka çıkmak değildir. Eğer herhangi bir tanrısal öfke olsaydı, bu ancak Tanrı’nın yalnızca İbrahim’e duyduğu öfke olabilirdi. İbrahim’in bütün eyleminin evrenselle hiçbir ilişkisi yoktur, bu tamamen özel bir girişimdir. O zaman trajik kahramanın eylemi etik yaşamın bir ifadesi olması nedeniyle yüce iken, İbrahim tamamen kişisel erdem eylemi nedeniyle yücedir. İbrahim’in yaşamında babanın oğlunu sevmesinden daha yüce bir etiksel [etik] ifade yoktur. Etiksel [Etik] yaşam anlamında bir etik söz konusu bile değildir.” (Kierkegaard, 2002: 105- 106).10

Güzel bir hafta geçirmeniz temennilerimle…

Kaynakça: https://dergipark.org.tr