Sizce bir çocukla hiç konuşulmasaydı ya da tamamen iletişimden kopuk bir şekilde büyütülseydi hangi dili(lisanı) konuşurdu?

Dil nasıl evrimleşti ve bu süreci beynin evrimiyle nasıl ilişkilendirebiliriz?

Düşünce ve dilin ilişkisi nedir?

İnsanın hayatında en önemli şeyin iletişim kurma ve kendini ifade etme isteği olduğu biliyoruz. Eğer bir insan kendini ifade edemezse, düşüncelerini aktaramazsa yaşamanın hiçbir önemi kalmaz. Düşünürken, konuşurken, bir şeyleri ifade ederken kullandığımız dilin evrimsel sürecini bilmek ister misiniz?

Dile Dair Yapılmış Deneyler

Bu deneylerin yapılış amacı, konuştuğumuz dilin kökenini öğrenmek ve Dünya üzerinde var olmuş yaklaşık olarak 6000 dilin kaynağına dair bir arayışı içeriyordu.

Bu deneylerden bir tanesi MÖ. 6 yüzyılda Mısır’da gerçekleştirilmiş. Firavun, yeni doğmuş iki bebeği ailelerinden alıp bir çobanın yanına teslim edilmesini emretmiş ve çobanın da bebeklerle iletişim kurmasını yasaklamış. İlerleyen zamanda bebeklerin kendi aralarında bir dil geliştirdikleri görülmüş ve ilk söyledikleri kelime ise Frig dilinde “ekmek” anlamına gelen “Becos” olmuş. Böylelikle de o zamanki insanlar, dillerin kökeninin Frig dili olduğu çıkarımında bulunmuşlar.

Tarih boyunca insanlar buna benzer deneyler yapmaya devam etmişler. Hatta bazı çocuklar ailelerinden alınıp vahşi yaşama konulmuş ve çeşitli hayvan türlerinin yanında yetiştirilmiş. Ancak hiçbir zaman insanlardaki gibi bir dil yeteneği gelişmemiş.

Lisan Neden Diğer Türlerde Yoktur?

Türkçe’ye “Adem’in Dili” olarak çevrilen Derek Bickerton’un kitabında, öteki türlerin yapamayıp da insan türü olarak yapabildiğimiz sayısız şeyin temelinde, dilin olduğuna; belki de, insanı insan yapan yegane şeyin lisan olduğuna yer verilir (syf. 8).

Peki dil/lisan derken ne anlamamız gerekiyor? Sadece konuşmayı mı aklımıza getirmeliyiz? Hayır. Konuşmak, lisanın araçlarından sadece bir tanesidir. Bununla birlikte işaret dili de lisanın araçlarındandır. Lisan, kelimelerin ve işaretlerin anlamlarını belirler. Bu sayede iletişim kurar, düşünür, yeni fikirler inşa edebiliriz.

Peki insan türünü lisana kavuşmasına iten durum neydi? Neden lisana ihtiyaç duyduk?

Aslında neredeyse tüm canlı organizmalar, birbiri ile bir şekilde iletişim kurar. Yunuslar, sonar sinyali gönderir; gibonlar, bir saatten uzun süren düetler yapar; karıncalar, çeşitli kimyasallar salgılar ve buraya yazmadığım daha fazlası. 

Peki, hayvan iletişim sistemleri (HİS) ile lisan arasındaki fark tam olarak nedir? Hayvanlardaki bu sistem, önce yönlendirici sonra bilgilendiriciyken; lisan ise tam tersi, önce bilgilendirici sonra yönlendiricidir. HİS birimleri göstergeseldir. Örneğin; Vervet maymunları, yırtıcılara karşı uyarı işaretlerinde bulunur ve türün diğer üyelerini yönlendirme amacı güder. Yönlendirme amacı güttüğü için de o anda orada (şimdiki zamanda ve mekanda) olmak zorundadır. Lisan ise simgeseldir; yani bilgi nakletmek üzere tasarlanmıştır. Dolayısıyla bilgi, şimdiki zamana ait olmak zorunda değildir; geçmişe, geleceğe veya herhangi bir zamana ait olabilir. Lisanın simgesel özelliğinden kaynaklı yani şimdiki zamanın ve mekanın dışında kalan varlıklara da gönderme yapabildiği için dil bilimciler bu özelliği yer değişim olarak adlandırırlar.

Dil Öğrenebilen Türler

Türler belki kelimeye ihtiyaç duymuyorlardı ama insan türü dışında dil öğrenebilen yani kelimeler üretebilen, konuşabilen, işaret dilini öğrenebilen, dili anlayan türler de vardır. O halde dilin sadece insan türüne ait olmadığını söyleyebiliriz. Peki diğer türler de bunu yapabiliyorsa neden doğada bir lisan üretmiyor, tek kelime etmiyor, işaret dili kullanmıyor ya da yaban hayatta neden bundan kendileri faydalanmıyorlar? Bu soruyu sormakta haklıyız; çünkü doğada olmasa da bunları başarabilen hayvan türleri var. Örneğin; Washoe ve Lana adlı iki şempanze işaret dilini öğrenmişlerdi. Hatta deniz aslanlarının bile bir lisan üretme yetenekleri geliştiremeseler de var olan bir lisanı anlama konusunda geliştikleri gösterildi.

Bir diğer örnek ise hepimizin aşina olduğu papağanlar. Papağanları konuşurken duymuş olabiliriz ama, Alex adlı papağan rastgele değil, mantıklı konuşabiliyordu. Ne istediği sorulduğunda “Fıstık isterim.” diye cevap veriyor, altıya kadar sayabiliyor, yedi farklı rengi ayırt edebiliyordu. Peki yabani hayatta bu türlerin, böylesi bir beceriden neden faydalanmadıkları sorusuna dönersek, varyasyon bakımından sınırlı değişiklikler ve seçilim bakımından sınırlı değişiklikler kavramlarına bir göz atılması gerekebilir.

lisan

Lisan ve Beyin

Lieberman, bir yetinin sadece insana has olmasının beynin belli bir bölgesinin o yetiyi yürütebilmek için evrimleştiği anlamına gelmediğini söylemiştir. Örneğin; sadece insanlar satranç oynayabilir ancak bu, beyinde bir satranç modülü olduğunu göstermez. Sadece, satrançta gerekli planlama düzeyinin beynin kapasitesine uygun olmasıdır. Şöyle ki, oynarken sonucu bilecek kadar uzağı göremeyiz ancak sonucu etkileyebilecek kadar uzağı görebiliriz. Böylece oyunda her şeyin şansa bırakıldığı duygusuna kapılmayız. Satranç gibi, atalarımız beynin bilişsel kapasitesine uygun bir iletişim aracı icat etmiş olabilir. Dil, kültürel olarak ortaya çıkmış ve bu sayede, dilin yapısını anlamamızı sağlayacak çevresel veri, göreceli olarak az bile olsa bu kapasiteleri kullanarak dil öğrenmemiz mümkün olmuş olabilir.

Beyinde doğuştan var olan, birbirimizle iletişim kurma isteğimiz olabilir. Bir dilin olmadığı durumda bu güçlü istek, bizi yeni bir dil yaratmaya zorlayabilir. Yarattığımız bu dil, var olan dillerde bulunan bilişsel özellikler üzerine kurulacağı için bu yeni dil ve mevcut diller arasında ortak yapısal içerikler bulunur. Dilin farklı alanlarının işleminden sorumlu değişik beyin bölgeleri olması, bir dil organının varlığına kanıt olarak düşünülür.

Kaynakça:

1, 2, 3