Bir çocuğun içsel dünyasını anlayabilmek için en çok sevdiği şeyi, oyunlarını gözlemlemek önemlidir. Çocuk, oyunlarında kendisini korkusuzca ve özgürce ifade edebilirken; aslında yaşamla ve kendi iç dünyasıyla olan ilişkisini de bilişsel ve duygusal açıdan yansıtmaktadır. Bu nedenle, oyunlar bazı terapi çeşitlerinde de araç olarak kullanılabilmektedir.

Bu yazımızda, oyun terapisini daha iyi anlayabilmek için “oyunlar neden var?” sorusuna, klasik ve modern kuramcıların yaklaşımlarıyla cevap aramaya çalışacağız. Hazırsanız başlayalım.

Oyun Terapisi-1: Oyunlar Neden Var? 1

KLASİK KURAMCILAR

Klasik kuramcılar oyunla ilgili kuramlarını, 19.yy. ve 20. yy.’ın başlarında oluşturmaya başlamışlardır.

1. Fazla Enerji Kuramı:

İngiliz filozof ve psikolog Spencer, Shiller’ın fikirlerinden etkilenerek, “Psikolojinin Prensipleri” adlı eserinde fazla enerji kuramının, oyunlarda yer alabileceği fikrini ortaya atmıştır.

Spencer’a göre, oyun aktiviteleri taklit etmeye doğru bir eğilimdir. Çocukların hayatta kalmak için çabalamadığı görüşündedir. Bu nedenle, enerji fazlasına sahiptirler ve fazla enerjiyi oyun yoluyla açığa çıkarırlar.

Günümüzde yapılan araştırmalar ve deneysel çalışmalar, insanda hidrolik enerji sisteminin varlığından söz edilemeyeceği yönündedir.

2. Eğlence Kuramı:

Alman şair Lazarus, fazla enerji kuramının karşıtı olarak bu kuramı geliştirmiştir. Fazla enerji kuramı, enerjinin depolanmasını içerirken; eğlence kuramı, enerjinin tüketilmesine dayanır.

Lazarus’a göre, insan çalıştığında enerji tüketir ve bir enerji açığı oluşur. Bu enerji açığı insana, uyku durumundayken ya da hoşa giden bir aktivitenin içindeyken yeniden hayat verebilir. Böyle zamanlarda oyun yoluyla enerji kaybı giderilir.

Okul öncesi öğretmenleri, okullarda aktif oyunlara alternatif olarak sakin, zihinsel çalışmalar ortaya koyarak bu kuramı pratikte uygulamaya çalışmışlardır.

3. Tekrarlama Kuramı:

Kuzey Amerikalı çocuk psikolojisi akımının öncülerinden olan Hall; çocukların, oyun yoluyla içgüdülerini açığa vurduklarını ve oynanan oyunlarla yaşlara göre bir evre düzeni oluştuğunu söylemektedir.

Tekrarlama kuramına göre, çocukluk dönemi oyunları; evrimsel açıdan, insan gelişimi ve ilerlemesinin adeta bir özeti gibidir.

Bu kuram, oyun aktiviteleri içinde yer alan koşma, fırlatma, vurma gibi davranışların eski çağlardaki avlanma aktivitelerinin modern anlamdaki uzantıları ve evrimsel gelişimin sonucu olduğunu belirtmektedir.

4. Pratik ve Egzersiz Öncesi Kuramı:

Groos, “İnsanın Oyunu” adlı eserinde içgüdü kuramını geliştirerek oyun olgusunu açıklamıştır.

Bu kurama göre, oyun içgüdüsel bir süreçtir. Bir türün yavruları, anne-babalarından gördükleri içgüdüsel davranışları öğrenme amacıyla deneme-yanılma yoluna başvurur. Bazı hayvan türlerinde, oyun dönemine gereksinim olmaz. Çünkü yavru, tüm içgüdüsel davranışları gelişmiş olarak dünyaya gelir.

Groos’a göre, insana ait iki tür oyun vardır: Birincisi, dövüşmek, kovalamak gibi deneysel ve genel fonksiyon oyunlarıdır. İkincisi, aile oyunları ve hayali oyunları içeren sosyal oyunlardır.

oyun

5. Uyandırma-Değiştirme Kuramı:

Berlyne ve Ellis tarafından geliştirilen bu kuramda oyun, merkezi ve sinir sistemindeki uyarıcıların aynı düzeyde tutularak saklanması sonucu meydana gelmektedir.  Bu uyarıcılar fazlalaştıkça, canlandırmalar artarak, bireye yüksek düzeyde rahatsızlık verir. Bu durumda, uyarıcı azaltıcı aktivitelerle meşgul olunmalıdır. Aslında oyun, uyarıcı arama aktivitesi olarak görülmektedir.

Bu kuramın pratik yaklaşımında çeşitli materyaller kullanılarak, oyun sahaları oluşturulur.

MODERN KURAMCILAR

Modern kuramcıların oyun ve oyun terapisi konularındaki teorik ve pratik açıklamaları, 1920’lerden sonra sosyal bilimler alanında yer bulmaya başlamıştır.

1. Psikoanalitik Kuram:

Sigmund Freud tarafından ortaya atılmıştır, çocukların duygusal gelişiminde oyunun önemi üzerinde durulmaktadır.  Freud, oyunu çocuğun duygusal problemleri hakkında bilgi edinmemizi sağlayan bir olgu olarak değerlendirmektedir.  

Ericson  oyun olgusunu, psikanalitik kuram bağlamında incelemiştir. Oyun, çocukların psiko-sosyal gelişiminin bir aynasıdır.

Ericson, oyunu terapide kullanan ilk bilim insanıdır. Oyunların yetişkin yaşamının bir yansıması olduğunu, oyun içindeki modellerini de gerçek yaşamdan aldıklarını belirtmiştir.

Ericson davranışın, biyolojik ve sosyo- kültürel faktöre bağlı olduğu görüşündedir. Bu görüşünü, erkek ve kız çocuklarının farklı oyun tutumlarını dikkate alarak geliştirmiştir.

Adler ise oyunu, problemli çocukların terapisinde kullanılan bir metot olarak görmektedir. Özellikle 4-9 yaşlarındaki çocukların oyun oynarken, iç dünyalarını dışarı yansıttıklarını; oyun terapisi yoluyla da onlara ulaşılabileceğini belirtmektedir. Adler, terapistlerin çocukla iletişim kurarken, çocuğun gözüyle bakması, onun kulakları ile duyması gerektiği görüşündedir.

2. ZihinseI Kuram:

 İsviçreli Psikolog Piaget oyunu, çocuğun zihinsel gelişimlerinde bir özümleme ve uyum süreci olarak görür.

Piaget oyunu alıştırmalı, sembol ve kurallı olmak üzere üç bölüme ayırır.

oyun

Alıştırmalı oyunlar; yaşamın ilk aylarında başlar ve bir çıngırağı tekrar tekrar sallamak gibi çocuğun olayları kendi kontrolünde tutmaktan duyduğu hazzın sonucu olarak ortaya çıkan amaçsız eylemlerdir.

Sembolik oyunlar; dramatik oyun biçiminde iki yaşlarındayken başlar; hayali davranışların oyuna dönüştüğü görülür. Bu dönemdeki çocuk kesin kuralları kavrayamamaktadır.

Kurallı oyunlar; sosyal düzenlemeler içerir; grup tarafından gerçekleştirilir. 7-11 yaş aralığını yani somut dönemi kapsamaktadır.

Piaget’ den sonra, birçok araştırmacı çocukların sosyal dünyayı oyunla nasıl temsil ettiğini incelemişlerdir.

Bretherton’a göre, çocuklar oyunlarda herhangi bir olayı değiştirerek “gerçeklere” yeni alternatifler getirirler. Çocukların sosyal oyunda, gerçeğe karşı sembolik alternatifler kullanması, diğer kişilerle ortak paydaşım yaşamasını da sağlamaktadır.

3. Sosyo-Kültürel Kuram:

Rus psikolog Vygotsky ,”Çocukların Zihinsel Gelişiminde Oyunun Rolü” adlı eserinde; çocuğun oyunda, nesnenin anlamını maddiyat özelliğinden ayırt ederek öğrenebildiğini belirtmiştir.

Örneğin; çocuğun bir sopayla oynarken onun “at” olduğunu söylemesi ve sopayı “at”mış gibi kullanması, atın anlamını öğrenmiş olduğunu göstermektedir. Vygotsky, bu durumu “gerçeğin algılanması” olarak isimlendirmekte; dünyanın yalnızca şekil ve renkten ibaret olmadığını duygu ve anlamın da var olduğunu belirtmektedir.

Vygotsky’nin önemi, kendi başına bir kuram oluşturmasından değil, değişik görüşleri bütünleştirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Çocuğun sosyalleşmesinin sosyal çevre ile birlikte fiziksel çevre içindeki davranışlarla da oluştuğunu vurgular. Ona göre insanın bilişsel işlevi, biyolojik yapılanma üzerine kuruludur. Bu bakımdan hem fiziksel çevreye hem de biyolojik faktörlere önem vermektedir.

Bruner, oyunda yaratıcılığı ve esnekliği ilerletmenin önemi üzerinde durmuştur. Oyun içindeki anlamların, sonuçlarından daha önemli olduğu görüşündedir.  Ona göre, çocuklar oyunlarında alışılmamış yeni birleşim içeren davranışları deneyebilirler. Ayrıca bu davranışları, gerçek yaşam problemlerini çözmek için de kullanabilirler. Bu noktada, oyunun bir diğer önemli fonksiyonu, kişinin daha az riskli ortamlarda öğrenmesini sağlayabilmesidir.

Groos, Bruner ve Slyvia çocukluk dönemindeki oyunu, yetişkinlik dönemine hazırlık ve mükemmelleşme çalışması olarak görmüşlerdir.

Bateoson’a göre ise oyun, mantığa aykırıdır; gerçek yaşam içinde de bir anlam ifade etmez. Eğer oyundaki çerçeve yapılanmamışsa, çocuklar gerçek yaşantısındaki davranışları oyunlarında, abartılı ifadelerle uyarlayacaklardır. Bunun sonucu çocukta öğrenme iki düzeyde olacaktır. Birinci düzeyde, oyundaki nesnelerin, durumların anlamlarını ve diğer oyuncakların kimliklerini hayali olanı varmış gibi gerçek yaşamdaki anlamlarıyla öğrenecektir. İkinci düzeyde ise, çocuk hem kendi gerçek kişiliğini hem de diğer oyuncuların kimliklerini gerçek yaşamdaki anlamlarıyla öğrenecektir.

Kaynaklar: 1