Merhabalar, bugün sizlere Assassin’s Creed oyununa ve Da Vinci’s Demons dizisine konu olmuş, Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış ve tarihin en korkutucu tarikatını kurmuş olan Hasan Sabbah’dan bahsedeceğim.

Hasan Sabbah Kimdir?

Şair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın çok yakın bir dostu olan ve Dağın Şeyhi diye anılan Hasan Sabbah, 11. yüzyıl ortalarında On İki İmam Şiiliği’nin kalesi olan Kumm kentinde dünyaya gelmiştir. Geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. Kendi otobiyografisinde 17 yaşına kadar sürekli bir biçimde bilgiyi araştırdığını ve bir âlim olmak istediğini söylemiştir. Birçok vakanüvis onun astronomi, büyü, aritmetik ve daha birçok alanda bilgili bir kişi olduğunu söyler.
Tam bir hırs adamı olduğundan kendisine yakıştırdığı sıfat “el-muntakim”, “intikam alan” manasına gelmektedir. Rivayetlere göre; iki oğlunu tarikat görüşlerine aykırı davrandıkları için öldürtmüştür.

Alamut Kalesi’nin Alınması

haşhaşi

Hasan Sabbah, İslam’ı zorla kabul etmeyen, toprakları zor fethedilen, savaşçı ve eski gelenekleri sürdüren yerli bir halkın kontrolünde olan Deylem bölgesine yerleşmiş; burada müritler toplamıştır. Selçuklular’la mücadele ederken rahat edebileceği, ulaşılmaz bir yer aramış ve Elbruz Dağları’ndaki Elemût Kalesi’nde karar kılmıştır. Kale, daha önce Selçuklular’dan burayı almış olan Zeydiler’den Mehdi’nin elindedir. Hasan Sabbah bölge halkını ve Alamut’ta yaşayanları kendi cephesine doğru çekmeye başladıktan sonra, 4 Eylül 1090 tarihinde gizlice kan dökmeden ve ince bir zekayla kaleyi almıştır.

İlk olarak kendi adamlarını kale içine yavaş yavaş yerleştiren Hasan Sabbah, yönetimi de büyük ölçüde ele aldıktan sonra kalenin beyine çok cüzi bir miktarda para teklif ederek kaleyi tamamen kendi himayesine almıştır. Bir başka rivayete göre de şöyledir: Alamut Kalesi’nin kumandanına bir dananın derisinin çevreleyeceği yer kadar toprak karşılığında 2.000 altın vadetmiştir. Kumandan teklifi oldukça makul bulup kabul etmiştir. Bunun üzerine Hasan Sabbah dananın derisini santim santim kesip kalenin dar geçişini kapamış, “Kale benimdir .” demiştir.

Yine bir rivayetlere göre kale, Deylem krallarından biri tarafından inşa edilmiştir. Kral, kartalını salmış ve kartalın konduğu yere bir kale yaptırmıştır. Bu nedenle Alamut Kalesi’ne “Kartal Yuvası (Öğretisi)”, bazı kaynaklara göre de “Cezalandırma Yuvası” denilmektedir.

Peki Neden Bu Kale?

Alamut Kalesi sarp bir kayalığın üzerine inşa edilmiş adeta kale üstünde bir kale gibidir. Duvarları aşılması oldukça zor ve bu kalenin çevreye olan hakimiyeti çok fazladır. Hasan Sabbah Alamut Kalesi’ni aldıktan sonra onu adeta cennete çevirerek insanları tarikatına çekmeye çalışmıştır. Alamut Kalesi’nin arkasındaki eski kralların bahçelerini kusursuz bir hale getirmiş ve köle pazarlarından satın aldığı genç ve güzel kızları bu bahçelerdeki evlere yerleştirmiştir.

Bununla beraber fedai olabilecek güçteki yetişkin erkeklere cenneti vaadederek bu kaleye getirmiş  ve onlara inanılmaz bir irade kazandırarak ölümcül dersler verdirtmiştir. Rivayete göre eğitimleri sırasında haşhaş içirdiği fedailerini içinde hurilerin olduğu kusursuz bahçelere götürerek onları cennete geldiklerine inandırmıştır.

Tarihin İlk Siyasi Cinayet Azmettiricisi

haşhaşi

Nizam’ül-Mülk seneler sonra Alamut Kalesi’ni 4 ay kadar kuşatmış ama başarısız olmuştur. Sonrasında Nizam’ül-Mülk’ün, çadırında, bir Alamut fedaisi tarafından öldürüldüğü söylenmiştir. Bunun, Hasan Sabbah’ın emriyle gerçekleşen bir suikast olduğu düşünülmüş ve bu yüzden “Dağın Şeyhi Hasan Sabbah” kitabında, “Tarihin ilk siyasi cinayet azmettiricisi” olduğu dile getirilmiştir.
Hasan Sabbah’ın fedaileri insanlara korku salmak için suikastlerini camiler, medreseler gibi halka açık yerlerde gerçekleştiriyorlardı. Bunun için fedailer bazen derviş kılığında bazen tüccar kılığında bazense öğrenci kılığında insanların arasına karışıyorlardı ve eylemlerini genellikle hançerlerle yapıyorlardı. Ayrıca yakalanan hiçbir fedai olmamıştır; çünkü yakalanan kimse, hançeri önce karşısındakine, sonra kendine saplardı.

Melikşah’ın ölümünden sonra tahta geçen Sultan Sungur, ordusuyla saldırıya hazırlanırken, bir sabah yatağının başucuna saplanmış bir hançer gördü. Birkaç gün sonra bir adam Hasan Sabbah’tan mesaj getirdi: “O hançeri senin yatağının başucuna saplayan yumuşacık göğsüne de saplayabilir. Bizimle uğraşmaktan vazgeç.” O hançeri saplayan ise Hasan Sabbah’ın yetiştirip saraylara sattığı güzel kadınlardan biriydi. Bunun sonucu olarak Sultan Sungur, Hasan Sabbah ile baş edemeyeceğini anlayınca geri çekildi.

Haşhaşiler

Selçuklu Türklerine karşı savaş veren Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için “fedai”lerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Tarikat mensuplarının soğukkanlılıkla öldürülmeye razı olmaları, o çağ insanlarının, onların genelde hint kenevirinden elde edilen haşiş ile uyuşturulduklarına inanmalarına ve “Haşşâşin” / “Haşîşiyyûn” diye adlandırılmalarına yol açmıştır.

Rivayete göre; Hasan Sabbah, kalesini ziyarete misafirlerine hem gösteri olsun diye hem de müritlerinin ona bağlılığını göstermek amacıyla, tepede bulunan fedailerinden 3’üne işaret ederek atlamalarını söylemiş; onlar da tereddüt dahi etmeden atlayınca misafirleri çok etkilenmişlerdir. Tarikatta haşhaş kullanıldığına dair kanıt niteliğinde en çok verilen örneklerden biri budur. Çünkü böyle bir şeyi ayık olan kimsenin yapamayacağı düşünülmüştür.

“Haşhaşiler” dendiğinde akla ilk gelen “cennet vaadi” olur. Şöyle ki; fedailer haşhaşla mayıştırıldıktan sonra upuzun taş bir yolda (yolun her iki tarafı sütle basılmış ve kurutulmuş haşhaş tütsüleri ile bezenmiş bir hâlde) ilerliyorlar. Bu yolculuk sayesinde, hem psikolojik hem nörolojik açıdan birazdan göreceklerine hazırlanıyorlar. Gözlerini açtıklarında kendilerini, her çeşit güzel kızların, rengârenk çiçeklerin, dünyanın dört bir yanından getirilmiş hayvanların ve mis gibi kokuların olduğu bir yerde açıyorlar. Burayı “cennet” sanıyorlar. Tekrar haşhaşla uyutularak odalarına götürülüyorlar. Ve tekrar o ”cennet”e gidebilmek için Hasan Sabbah ne derse, ne isterse yapmaya hazır oluyorlar. Fakat o cennet, aslında çok yakınlarında, sadece Alamut’un arka bahçesindedir!

Müritler, yalnızca sadakatleri ile değil; aynı zamanda güçlü fedailer olmalarıyla da ün salmışlardır. Hasan Sabbah’ın da çok güçlü bir savaşçı olmasının yanında, müritleri de çok ağır eğitimlerden geçiyorlardı. Ancak o şekilde fedai olabiliyorlardı. Savaş taktikleri dışında İslam, güzel sanatlar, tarih, coğrafya gibi alanlarda da eğitimler gören fedailer, rivayete göre; Hasan Sabbah’ın emriyle, nefeslerini, bilinçlerini kaybedinceye dek tutarak dayanıklılıklarını güçlendirmiş, bedenlerine hakim olmayı öğrenmiş ve kapısına dayanan Büyük Selçuklu’yu savaşmadan dahi gönderebilecek bir seviyeye gelmiştir.

Rivayete göre; Hasan Sabbah’ın kabul odasının zemininde dar ve derin bir kuyu vardır. Fedailerden biri, yalnızca boynu ve başı gözükecek şekilde oraya dikilir ve inandırıcı olması için üstüne kan dökülürdü. Acemi mürit, odaya girdiğinde kesik gözüken baş dile gelir, “cennet”e gittiğini ve oranın güzelliklerini anlatır ve sonrasında fedainin başı gerçekten kesilirdi. Aslında onun öncesinde de ölü olduğu, istediklerinde onu canlandırabildiklerini söylerler ve yeni müritler hayretler içerisinde kalır, bir an önce Haşhaşi fedailerinden biri olabilmek için can atarlardı.

Kaynak ve İleri Okuma:
1.
2.