İnsanlık tarihi boyunca bireyler veya toplumlar birbirlerine üstünlük sağlayabilmek için günün imkanlarını ve teknolojilerini tüm olanaklarıyla kullanmışlardır. Dünya, eski zamanlardan beri türlü savaşlara ve meydan okumalara sahne olmuştur. Benim burada sizlere bahsedeceğim konu ise, tarihi çok eski yıllara dayanan ve belki de en sinsi üstünlük sağlama metodu olan Biyoterörizm.

Mikroorganizmaların ya da toksinlerinin, tüm canlılarda ölümlere sebebiyet vermek, panik oluşturmak, hastalık meydana getirmek gibi amaçlarla kullanılmasına biyoterörizm denilmektedir. Biyoterörizmin bir çok avantajı vardır: kolay üretilebilirler, hızlı yayılabilirler, geniş alanlara dağılabilirler, taşınması kolaydır, küçük maliyetlerle çok miktarda elde edilebilirler, iz bırakmazlar ve dayanıklıdırlar.

Biyolojik Ajanlar ve Biyolojik Silahlar

biyoterörizm

Biyoterörizmi tanımak için öncesinde bilmemiz gereken birkaç kavram vardır. Bunlardan biri: insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde hastalık oluşturan veya ölümlere yol açan bakteriler, virüsler vb. mikroorganizmaların genel adı olan biyolojik ajandır. Biyolojik ajanlar, tabiatta bulunmaları dolayısıyla kimyasal ajanlara kıyasla bazı avantajlara sahiptirler.

Bulaşıcılık kapasiteleri, hastalık yapabilme etkileri ve gerekirse çeşitli genetik değişiklikler de yapılarak kullanılabilmeleri sayesinde biyolojik silah olarak ilgi çekmektedirler. Biyolojik ajanlardan umulan etki ölümcül olmalarının yanı sıra karşı tarafın savaşma yeteneğini azaltmak veya yeme-içme gibi temel ihtiyaçlarını engellemek de olabilir. Diğer bir kavram olan biyolojik saldırı ise biyolojik ajanların insanlar üzerinde kullanılması ve salgın hastalık meydana getirme amacına denilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 1970 yılında yaptığı bir çalışmaya göre, 29 değişik mikroorganizma (15 virüs, 11 bakteri, 2 parazit ve 1 mantar) biyolojik silah olarak kullanılma özelliğine sahiptir. NATO potansiyel biyolojik silah olarak 31 patojen tanımlamış ve öncelikli olanları şarbon, çiçek, veba, tularemi, bruselloz etkenleri ve botulinum toksini olarak açıklamıştır. Artık günümüz teknolojisi ve genetik mühendisliği teknikleriyle bunların arttığını da düşünebiliriz.

Biyoterörizmin Tarihi

  • Asurlular düşmanlarının su kaynaklarını çürümüş çavdardan oluşan bir tür mantarla (çavdarmahmuzu) zehirlemişlerdir.
  • M.Ö. 598’de Atinalı Solon ishal yapıcı bir bitkiyi Krissa kenti kuşatmasında su depolarını zehirlemek için kullanmıştır.
  • M.Ö. 184’de Bergamon kralı II. Eumenes’e karşı yapılan deniz savaşında, Hannibal’ın askerleri toprak testilere doldurdukları yılanları düşman gemilerine fırlatmışlar ve savaşı kazanmışlardır.
  • Rapor edilen en büyük biyolojik savaş ise 1346 yılında gerçekleşmiştir. Cenevizlilerin Karadeniz’i kontrol etmek amacıyla kullandıkları Kaffa limanını (günümüzde Ukrayna sınırları içindedir) kuşatan Tatarlar’ın, 1346 yılında vebadan ölmüş ve parçalanmış insan cesetlerini mancınıkla surların üzerinden şehre atarak salgın oluşturmaya çalıştıkları bilinmektedir. Tarihçiler, salgından kaçan Kaffa’lıların kara ölüm olarak anılan vebanın Avrupa’ya yayılmasına sebep olduğunu öne sürmüşlerdir.
  • 1422’deki Carolstein savaşında Litvanyalı askerlerin, vebalı parçalanmış cesetleri dışkıyla karıştırıp fırlatmalarından kısa süre sonra, kaledeki insanlarda ölümcül ateşli salgın hastalık baş göstermiş ve kale düşmüştür.
  • 1763’de İngiliz hâkimiyetindeki Amerika’da Kaptan Ecuyer, Amerika yerlilerine dostluk gösterisi adı altında çiçek hastalığı etkeni taşıyan iki battaniye ve bir mendil armağan etmiştir. Arkasından patlayan salgın sonucunda toplu ölümler olmuş ve halk ata topraklarını terk etmek durumunda kalmıştır.
  • İngilizlerin biyolojik silah geliştirme programı kapsamında İskoçya açıklarında bulunan Gruinard adasında yaptıkları testler, adanın 40 yıldan fazla B.antraks sporları ile kontamine olmasına neden olmuşlardır. 1941 yılında başlayan deneylerle kirlenen ada toprakları 1986 yılında ancak temizlenebilmiştir.
  • 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’deki terörist saldırıların akabinde farklı kuruluşlara gönderilen mektuplarda toz halinde şarbon sporları saptanmış ve 24 Ekim tarihi itibariyle 11’i solunum yoluyla (5’i yaşamını yitirmiştir), 11’i deri şarbonu olmak üzere toplam 22 kişide hastalık tespit edilmiştir. Bu eylemlerin sonrasında ABD’de posta işlemleri sekteye uğramış, ABD’ye girişler ve çıkışlar oldukça zorlaşmıştır. Birçok Avrupa ülkelerine şüpheli B.anthracis sporları içerdiği söylenen mektuplar gönderilmiştir. Bu yaşanılanlardan sonra sadece Amerika’da değil bütün batı dünyasında biyoterör korkusu tetiklenmiştir.
biyoloji

Daha burada bahsedemediğim çok daha fazla olay var, örneğin ülkemizde son zamanlarda korku salan şarbon da bir çeşit biyoterörizm olayı sayılabilir. Peki ülkeler bu durum için ne yapıyor? Aslında “Bakteriyolojik (Biyolojik) ve Toksin Yapısındaki Silahların İmali, Geliştirilmesi ve Depolanmasını Yasaklayan ve İmhasını Söz Konusu Eden Konvansiyon Sözleşmesi” 1971 senesinde Birleşmiş Milletler (BM) genel kurulunda kabul edilmiş; 1972’de Washington, Londra ve Moskova’da aynı anda imzaya açılmıştır. 26 Mart 1975 tarihinde yürürlüğe giren anlaşmayı bugüne kadar 146 ülke imzalamıştır.

Türkiye ise 6 Ağustos 1974 tarihinde imzalamıştır. Bu anlaşma şartlarına göre, biyolojik silahlar depolanmayacak, üretilmeyecek veya üretilmesi için çalışma yapılmayacak, ticareti yapılmayacak ve kullanılmayacaktı. Ancak imza altına alınan sözleşmeye rağmen, körfez savaşı sonrasında Irak’ta Birleşmiş Milletler gözlemcileri tarafından biyolojik materyaller tespit edilip, imha edilmiştir. Irak yetkilileri 19.000 litre yoğunlaştırılmış botulinum toksini ürettikleri iddialarını kabul etmişlerdir.

Alınması Gereken Tedbirler

Biyoterörizm saldırılarından korunmak için temel öncelikler arasında; potansiyel biyolojik terör ajanlarını uluslararası standartlara uygun olarak tanımlayabilecek laboratuarların oluşturulması, özel eğitimli sağlık personelinin istihdamı, tüm kamu kurumlarında biyoterörizm ve biyogüvenlik konusuna dair bilincin geliştirilmesi yer almalıdır. Biyoterörist saldırı sonucu mikroorganizmalara maruz kalan kişilerin, eşyaların ve çevrenin uygun yöntemlerle temizlenebilmesi çok önemlidir. Dekontaminasyon olarak adlandırılan bu işlemle, özellikle eşyalar biyolojik etkene göre seçilecek bir yöntemle sterilize ve dezenfekte edilerek, tekrar kullanılabilir ya da zararsız hale getirilir

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından bazı ülkeler özel tedbirler almışlardır. Örneğin Fransa çiçek hastalığına karşı aşılarını stoklamış ve “Biotox” adını verdiği bir plan oluşturmuştur. Acil durumlar için bir laboratuar 24 saat açık olarak tutulmaktadır. Hastaneler biyolojik ya da kimyasal risklerle karşılaşma ihtimallerine karşılık gerekli materyaller ile donatılmıştır. Benzer şekilde İrlanda, İngiltere ve Amerika metro istasyonlarında biyolojik saldırı anında halkın reaksiyon kapasitesini ölçmek için alarm egzersizleri ile pratikler yapmışlardır. Avusturya 2002 yılında 50.000 dozluk çiçek aşısı stoklamıştır. Fransa gerekli olması durumunda 60 milyon kişiyi 15 günde aşılayabilecek kapasiteye sahiptir.

Kaynak Ve İleri Okuma: 1