Yasak. İnsanın merak duygusunu köreltebilen bazen de tam tersine bu duygusunu kamçılayan ve bir kısıtlanma durumunu ifade eden bir kelime. Aslında kelimenin kökenine bakıldığında bugünkü anlamından oldukça uzak olduğunu görüyoruz. Kelime, kökeni açısından “Cengiz Han kanunnamesi” ve “Göçebe Yörük ve Türkmenlerde büyük aşiret, topluluk” anlamını taşıyor.

Peki o kelime nasıl bugünkü anlamına ulaştı? Bilinen ve çiğnenen ilk yasak hangisiydi?

Elbette ki, bilindiği üzere birçok dinde de bahsedildiği gibi ilk insan Adem, yaratıcı tarafından ona yasaklanmış elmayı yer ve Havva ile beraber cennetten kovulurlar. Dünyadaki insan yaşamının bu şekilde başladığı rivayet edilir. Bir yasağın çiğnenmesiyle varoluş gerçekleşmiştir. Havva’nın da yardımıyla Adem, meyveyi yer ve o muhteşemliğin hakim olduğu bir dünyadan eksiklerin bulunduğu daha zor koşullara sahip bu dünyaya gönderilirler. Böylelikle dünyadaki insan yaşamı başlamış olur.

Neden Yasaklanmış Olanın Peşinden Gitmeye Meyilliyiz?

En az 1 aydır sadık bir ilişkide bulunan 42 üniversite öğrencisi bir psikolojik teste tabi tutuluyor. Bu psikolojik testte 2 ayrı ana grup var. Birinci grup kontrol grubu: Bunlar deneyin manipulasyonuna maruz kalmıyor. Diğer gruba ise iki resim gösteriliyor. Bu iki resimden biri çok çekici birine ait, diğeri ise, ortalama çekicilikte birine ait. Bu ana grupta da manipulasyona göre katılımcılar ikiye ayrılıyor: Bir gruptan çekici kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda bir tuşa basmaları daha sık istenirken (Bu gruba Çekici+ grubu diyelim.); diğer gruptan ortalama görüntüde kişinin resmini gördüklerinde bilgisayarda tuşa daha sık basmaları isteniyor (Bu gruba Çekici- grubu diyelim). “Peki bu araştırma ne ölçüyor ki diye sorabilirsiniz?”

Kilit nokta şurada. Bu deneye tabi tutulduktan sonra, tüm gruplara eşlerini aldatma ve sadık kalmaya dair bir test uygulanıyor ve sonuçlar şunu gösteriyor: Çekici – grubu, yani test boyunca daha sık çekici resme bakmamaya uğraşarak doğru tuşa basmaya çalışan grup, test cevaplarında süregelen ilişkilerinden daha mutsuz ve aldatmaya daha yatkın olduklarını belirtiyorlar.

Yani bu araştırmanın sonuçlarına göre, kendilerini zorla çekici resme bakmamaya zorlayan grup, gerçek hayatta çekici bir kadın veya erkeğin peşinden koşmaya daha yatkındır diyebiliriz.

Benzer bir durum, çocuklar üzerinde marshmallow testi olarak da uygulanmıştır. Bir odada tek başına sandalyede oturan çocuklara, 15 dakika boyunca önlerinde duran bir marshmallowu yemezlerse 15 dakika sonra onlara üç marshmallow verileceği söyleniyor. Ama çocukların çoğu dayanamayıp onlar için yasaklanmış olanı yiyip eleniyor ve daha büyük ödülü alma şanslarını kaybediyorlar.

Tüm bunlarla ilişkili olarak da “Ikea etkisi“nden bahsedebiliriz. Ikea etkisi, kolaylıkla elde ettiğimiz şeylerden ziyade oluşumunda kişinin de katkısı olduğu durum ya da başarıların daha çok önemsendiğini gösteren bir kavramdır. Örneğin; demonte şekilde alınan masanın ustalar tarafından kurulmasındansa kişinin kendi kurması kendisine başarmışlık duygusunu hissetmesi aslında o ürüne benzeyen ürünler almasını sağlayacaktır ki bu kavram bir satış stratejisidir.

Konumuzla ilgili olan kısmı ise şu, her iki durumda da insanlar kolaylıkla sahip olacakları şeyleri istemezler. Daha zoru başarmak daha çok tatmin duymayı sağlayacaktır ve daha çok tatmin duygusu, elde edilemez olana sahip olmakla duyulacaktır.

yasak

Ülkemiz ve Yasak Kavramı

Belki de bu topraklarda yaş fark etmeksizin hepimizin çokça duyduğu ve uzun bir süre daha duymaya devam edeceğimiz kesinleşmiş bir kelime. Aslında doğduğumuzdan itibaren bazı şeyler bir şekilde bizim için yasaklanabilir. Örneğin; yürümeye başladığımızda koşmamamız gerektiği söylenir, okula başladığımızda izin almadan dışarıya çıkamayacağımız ya da bazı arkadaşlarımızla arkadaşlığımızı kesmemiz gerektiği söylenir.

Günlük hayatımızda da hepimizin sıkça karşılaştığı kısıtlamalardır. Oraya gidemezsin, onunla konuşamazsın benzeri cümleleri çok duyarız. Bu cümleler karşısında bazı insanlar kısıtlamalara harfiyen uyar ve çiğnemeyi denemezler bile. Bazıları da “Yasaklar çiğnenmek içindir.” cümlesini kendilerine ilke olarak benimsemişlerdir. Fakat her iki durumda da bu kısıtlamaları çiğneme düşüncesi az veya çok hepimizin aklından geçer. Burada aslında bir içsel çatışma görülür. Toplum ve çevre tarafından dayatılan kısıtlamalar ve tüm toplumsal normları temsil eden “süperego” bunun karşı tarafında ise insanlığın cinsel ve agresif dürtülerin temsil edildiği ilkel benlik yani “id” ile sürekli bir mücadele halindedir. Kişinin yapacağı eylemlerde bu ikilem sıkça ortaya çıkar.

İd ve süperegonun arasında, aşırı toplumsallık ve aşırı ilkelliği dengelemeyi amaçlayan “ego” yer alır. Ego, temel olarak bu ikisinin orta noktasının bulunmasına ve kişinin kendi benlik algısını inşa etmesine katkı sağlar.

Bu elbette ki bazı durumlar için olması gereken bir şeydir, tamamen karşı olunması gereken bir olgu değildir yasaklar. Açık bir şekilde insanları yapabilecekleri ve potansiyelleri olan kötü şeyleri yapmaktan uzaklaştırmak, toplumun düzenini sağlamak ve bu sayede sosyal uyumu da korumak adına bu kısıtlamalar belli bir ölçüde fayda sağlayabilir. Fakat, bazılarının altında sağlam bir dayanak bulunmaz ve bazı konularda insan gelişimini ve özgürlüğünü oldukça sınırlandırır. Bazı kısıtlamaların ikinci gruba dahil olması da insanlarda rahatsızlık uyandırır çünkü faydalı bir amaca hizmet etmez.

Şu da herkesçe bilinen bir gerçektir ki, yasaklandığı ve erişimi engellendiği zamanda engellenen site veya kitaplara talep o kadar çok artmıştır. Engellenen her neyse engellendiği zaman oldukça popüler olmuştur.

Sonuç olarak, insanları bir şeyden uzak tutmanın yolu onu yasaklamak olmamalıdır. Bir çözüm gibi gözükse bile en iyi şartla geçici bir çözüm sağlayabilir ki bu da sonrasında daha büyük sorunları getirebilir. İd ve süperego arasındaki çatışmanızı iyi yönetebilmenizi dilerim.

Kaynakça: 1, 2, 3, 4